© Vehyor 2026 – Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
← Tüm Bölümler

Süvari [GİRİŞ]

Bilinen dünyanın kuzeyinde kasvetli bir gece vaktiydi. Hatta öyleydi ki kasvete kasvet ekleyen türden o boğucu gecelerden biriydi bu.

Havada dondurucu bir soğuk kol geziyordu ve etrafta ölüm sessizliği vardı. Sessizliği ara ara bozan tek ses kaynağı, soğuğu yara yara etrafta dolanan iğrenç, sıcak ve ekşi kokulu bir hava dalgasıydı. Rüzgâr denilemeyecek kadar tuhaf bu varlık soğuğu süpürerek bir süre ilerlemeye devam etti, sonra Kırık Dağlardan aşağı yöneldi. Kıyamet Çukurlarının hastalıklı toprağı onun dokunuşuyla alabildiğine kavruldu.

Çıplak tepelerin ve kurulmuş kara karargahların oluşturduğu gölgeler, çatlamış toprağı keskin açılarla tekrar tekrar keserken havadaki kirli pustan zar zor görünebilen ay sanki buradan nefret ediyor, bir an önce gitmek ister gibi isteksiz ve cılız bir ışıkla parlıyordu.

Aslında bu gölgeleri ne tür bir ışık kaynağının meydana getirdiği belirsizdi, ayın cılız ışığı ya da direklere bağlı meşaleler buna neden olmak için çok yetersizdi; hayır, bunlar kolsuz, kulaksız, biçimsiz gölgelerdi. Bu gölgeler sanki asırlardır oradalardı. Adeta hepsi kendiliğinden varlardı ve bir ışık kaynağına bağlı değillerdi.

Karargahlardan uzakta kalan gölgelerin içinde, atının üzerinde dimdik duran Süvari, kara kristalden kılıcını kınından çekti. Karanlık enerjiyle dolup taşan dev ve lanetli hortumlara en az onlar kadar kara gözleriyle baktı. Bunlar yıkım fırtınalarıydı. Burası Gandrodi’de korkunun doğduğu rahimdi. Bu fırtınaları anarken insanın içi titrerdi. İçlerine giren kimsenin geri dönmediği, masallara, efsanelere ve mitlere konu olan kadim geçitlerdi bunlar. Ezelden beri varlardı ve ebediyen de var olacaklardı.

Şimdiyse hortumların etrafında şiddetli bir rüzgâr vardı. Gorphanların bazılarının geçitlere gireceği belliydi, hazırlıkları sürüyordu.

Zehirli bıçaklar yapıp insanlara saldıran, kara sanat denilen saçmalıkla ilgili kitaplar yazan, ışığın emilimine neden olan iksirler ve mühürler yapan iğrenç varlıklar, gorphanlar bunlardı işte. Bu çarpık varlıklar en değerli varlığını elinden almışlardı. Remeda'yı kaybettiği günden beri zamandan ve ölümden başka hiçbir şey düşünemiyordu.

Deliliği fısıldayan rüzgâr, kara pelerinini omuzlarından söküp atmak ister gibi savururken Süvari, gölgelerin içinde bir gerçeklik anıtı gibi kıpırtısızca dikiliyordu.

“Kahrolası gerçeklik,” dedi. “Değil mi? Kendi düşüncelerimin sefaleti.”

Süvari, Onbeşler’den biriydi, diğerlerine yıkım fırtınalarına gireceğini söylediğinde hiçbiri tepki vermemişti; zaten onların ne düşündükleri umurunda değildi. Süvari kendini bildiğinden beri yalnızdı.

‘Böylesi daha iyi,’ dedi kendi kendine.

İnsan olduğunu reddedeli çok olmuştu, insanlar zamana mahkûm varlıklardı. Kendileri gibi yaratılmışlardan olan dumanlı dağları, yeşil ovaları, çağlayan nehirleri ve dalgalı denizleri bir süre seyrederler, biraz taşkınlık biraz da gösteriş yaptıktan sonra çekip giderlerdi. Süvari'nin var oluş sebebi ise zamanı dize getirmekti. Diğerleri arasında – Onbeşler ve bazı insan bilgeleri arasında – onun benliğinden başka her şeyden feragat ettiğini söyleyenler olurdu. Ama ortada olan benlik de onun dışında hiç kimsenin anlam veremeyeceği türden bir bilinç, belki de başka bir tür var oluş biçimiydi.

Süvari, uzun süredir gorphanları izliyordu. Burası yıkım fırtınalarının en şiddetli olduğu yerdi. Daha önceleri içeri girip de aklını yitirmeden dönen hiç kimse olmamıştı, yine de gorphanlar denemekten asla vazgeçmiyorlardı. Eski insanlar bu fırtınalar diyarına Bekçiler Çıkmazı derlerdi, şimdiki insanların ise buradan haberi bile yoktu. Sınırları zorlamak artık tamamıyla gorphanlara bırakılmıştı; insanlar ise kendi kısır dünyalarında oyalanıyorlardı.

'Gorphanlar deliyse, ben zırdeliyim...'

Sağ elinde tuttuğu kılıcını havaya kaldırıp sol elindeki kara kürenin içinden geçirdi.

"Zamanın kırılışı adına, şimdinin aşkına."

Cümledeki çelişkinin farkındaydı ama bu yarım çelişki bu cümleyi her söylediğinde hoşuna giderdi. Siyah atı Rokpim'i mahmuzladı. Türünün son örneği olan safkan gece atı şaha kalktıktan sonra yıkım fırtınalarına doğru koşmaya başladı. Rokpim, Süvari'ye koşulsuz şartsız itaatle bağlıydı, Süvari onu nereye sürerse oraya giderdi. İster sivri bir mızrağın üzerine ister uçurumdan aşağı olsun, bir saniye bile tereddüt etmeden ilerlerdi.

Gorphanlar atlıyı fark ettiklerinde üzerine alevli mızraklar ve gölge küreleri fırlatsalar da hiçbiri Süvari'ye zarar veremedi. Onlara karşılık vermek için atını hızlandırdı ve sol elinden gorphanların üzerine kara şimşekler gönderdi. Hortumların uğultusu artarak şimşeklerin sesini bastırdı. Sıcak kan ve kül kokusu yıkım fırtınalarını daha da hiddetlendirmişti. Süvari durmadı, siyah beyaz renkli bir ışıltıyla parlayan devasa kılıcını gorphanların üzerine şiddetle savurdu ve lanetli kanlarını Kıyamet Çukurlarının çorak topraklarına akıttı. Asırlık kinler dahi Süvari’nin öfkesi karşısında önemsiz kıvılcımlar gibi görünürdü, onun gorphanlara duyduğu nefret böyle bir nefretti. Bu nefret, Süvari’nin adeta içinde büyüttüğü canlı bir varlıktı.

"Zamanın kırılışı için!"

Süvari savaşın şiddeti ve içinde büyüyen nefretin coşkusuyla haykırırken gorphanların tarafında alarm verilmişti, şeytanlar dört bir yandan üzerine koşmaya başlarken o durmadı; atını dörtnala Bekçiler Çıkmazına doğru sürmeye devam etti. Sonra gorphanların hareketleri yavaşladı, saflarını hayret ve dehşet kuşattı çünkü onlar dahi böyle bir manzaraya ilk defa tanık oluyorlardı.

Süvari; iki dev hortumun arasına girdiği zaman gorphanlar tamamen durdular ve onu, daha doğrusu onun gerçekleştirdiği deliliği izlemeye başladılar. Kendilerinden olmayan birisi, başka bir varlık, yıkım fırtınalarının içindeydi. Süvari'nin ise artık umurunda olan tek şey Bekçiler Çıkmazıydı, gorphanlara dönüp tekrar bakmadı bile, gece atını hızlanması için tekrar mahmuzladı. Hortumlar genişleyip birbirlerine yakınlaşırken Süvari gökyüzünde büyük bir yırtıcı kuş görür gibi oldu. Güneye doğru kanat çırpan bir şahin mi?

‘Vehyor?!’

Gözlerini ovuşturup tekrar baktığında karanlık, yukarıyı çoktan kapatmıştı. Kulağına her yandan yıkım ve delilik cümleleri fısıldanıyordu. Kelimelerin arasında sevgilisinin adını da belli belirsiz duyar gibi oldu.

"Remeda, sevgilim..."

Yıkım fırtınaları üzerine tamamen kapanıp gözlerini gölgeler perdelediği zaman Süvari ellerini yumruk yapıp göğsüne bastırdı. Durdu ve bütün fısıltıları susturdu. Belki ondan başka kimsenin duymayacağı, onun da son kez dillendirdiği bir dörtlük döküldü dudaklarından.

"Cevabı olmayan bütün soruları rafa kaldırdım
Geçmişin silik sayfalarını yırtıp rüzgâra sattım
Sevdiğini söyleyenlerin hiç haberi olmadı benden
O gece Bekçiler Çıkmazına tek başıma atıldım"

Sessizlik ve karanlık onu sardı. Aslında buna tam olarak karanlık denilemezdi, hiçliğe daha çok benziyordu. Bilincini yitirmeden önce adını kendine hatırlatmak için şiddetli bir istek duydu.

"Adım Süvari, zamanın efendisi."

Sesi boşlukta dağılırken boğazının kuruduğunu hissetti. Cümleyi defalarca haykırdı ama hiçbirinde duyamadı. Bir rüyaya kurban giden nice ömürler vardı adına Gandrodi denilen bu dehlizde, durum buyken o dehlizin sınırlarında can vermek bile komik kalıyordu. Süvari güldü, Süvari elini korkak alıştırdığı her kelime, üzerine atılmadığı her tehlike için güldü. Cümleyi haykırmak için gayret etse de sadece gülebiliyordu. Kendini kaybetmeden önce duyduğu son şey hiçliğin derinlerinden gelen bir kahkaha oldu.