© Vehyor 2026 – Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
← Tüm Bölümler

Agrum'da Bir Gün [1. Bölüm]

Burada, Gandrodi'de, bilinen ve bilinmeyen topraklardaki bütün saltanatların üzerinde zamanın efendiliği vardır. En azından adalar memleketlerinin sakinleri böyle zannederler. Yeryüzünde, gökyüzünde ve eğer varsa yaşamın başka bir yüzündeki canlı ve cansız bütün varlıklar onunla ahenk yakalamanın derdindedir. Öte yandan sonu yokmuş gibi görünen akış, buna hiç de aldırmıyor gibidir. O sadece ilerlemekte ve varoluş gayretini kusursuzca yerine getirmektedir. Onun ardında bıraktıklarını masal, efsane ya da öyküymüş gibi görenler ise kaybolmuş zavallı kimselerdir. En azından en bilge bilinenler böyle düşünüp böyle söylerler.

Zaman, barındırdığı değişimleriyle birlikte akarken Gandrodi üzerinde ne saltanatlar, ne hükümranlıklar gelip geçer. Onlara zamanın döngüsü içinde belli bir yer ayrılır ve pay biçilir. Bilince ve akla sahip sayısız hükümdar, bilinci olmayanın hükmüne mahkûm haldedir. Geride bırakılmış ve bırakılacak her çağ Gandrodi'de bir ad ile anılır.

Ay Çağı 347 yılı epey karmaşık bir zamandı. Başlangıcı olacağı devir, tarihin döngüsü içinde felaket betimlemelerinin de kahramanlık hikayelerinin de yığınla doldurulacağı bir devirdi. Ve duymasını bilenler için bu devrin ayak sesleri adalar ülkelerinin her birinde yankılanıyordu.

---

Soluk mavi bir inciyi andıran gökyüzünde, sabahın hafif ışığıyla canlanmış bembeyaz bulutlar güneye doğru küme küme ilerlerken Gandrodi'nin hırçın rüzgarları da batıdan, ismini verdiği Rüzgârlı Dağlar'ın sisli doruklarını gürleyerek tırmanıp doğu yönü boyunca esti, ağaçların taze yapraklı dallarını hışırdatarak dövdü. Ak kavakların dallarındaki serçeler rüzgarla birlikte bir ağaçtan diğerine konarak ilerlerken toprağın üstünde fareler cirit atmaktaydı. Yaban kedileri heyecanlılardı, fare deliklerinin kümelendiği bölgelerde dört dönüyorlardı. Görmesini bilenler için daha da batıda, Ulular Dağı'nın bağrından dökülen o büyük nehirde, Yujiti'de, balık sürüleri kafile kafile ilerliyordu.

Şimdi bugün, o kutlu dağda ve dahi tüm Yafren ülkesinde ilkbahar olanca ihtişamıyla, ölüme meydan okurcasına yayılmıştı. Baharın kendisi ve beraberinde taşıdıkları; hayatı fısıldayan bir devinimle havadan, sudan ve topraktan fışkırıyordu.

Biraz aşağıda, açıklıktaki taş kulübenin biraz uzağında, serçeleri izleyen bir çocuk vardı. Dışarıdan bakan biri onun da tıpkı bu sabah gibi olduğunu söylerdi. Tıpkı bembeyaz bulutlar gibi oldukça sakin ve izlediği serçeler kadar mutlu görünüyor denilebilirdi muhtemelen çocuk için. İçeride ne olduğunu ise çocuktan başka kimse bilemezdi. Rüzgâr, sırtındaki gri pelerinini dalgalandırıp uzun beyaz saçlarını savurunca başını kuşların uçtuğu yöne doğru gülümseyerek çevirdi. Nereye gidiyorlardı? Belcas sahillerine mi? Okyanusa mı? Çok uzaklarda, yemyeşil ovalarında güneşin parıldadığı Fongria'ya mı? Yoksa adalar krallıklarından da ötelere, eski hikayelerde bahsedilen ve kimsenin adını sanını bilmediği topraklara mı?

“Letruce?”

Tok sesli ihtiyar ustasının sesini duyduğunda işte bunları düşünüyordu çocuk; sesi duymadan önce tepeden yukarı çıkmak üzere hareketlenmişti ki durdu.

"Letruce buraya gel."

Ustasının çağrısı üzerine çocuk yarısına kadar çıktığı küçük tepeden gerisin geri koşarak indi ve kapısı aralık küçük taş eve girdi.

"Emret usta," dedi sırtı ona dönük, ahşap masada bir şeyler hazırlayan ihtiyar şifacıya. Adam kendine Manhu derdi. Bu kasabada, Agrum'da ise ona Bilge Manhu derlerdi.

"Yanıma gel," dedi Manhu sakince. Çocuk usulca ona yaklaşırken ihtiyar şifacı elindeki karışım dolu tası kokladı, sonra masaya bıraktı. Çırağı şimdi yanına gelmiş, meraklı gözlerle onu izliyordu.

"Eee işaretleri çözebildin mi bakalım?" diye sordu ustası ciddiyetle. Çırağını sınamak ve düşünmeye zorlamak için sorduğu sorulardan biri olmalıydı bu.

Şifacı son zamanlarda bunu daha sık yapmaya başlamış ve Letruce gün içinde, hatta bazen gece yarılarında bile kendini onun sorularını düşünürken bulmaya başlamıştı. Ancak şu an ustasının neden bahsettiğini yine anlayamamıştı.

"Hayır usta," dedi suçluluk duyarak ve sıkılgan bir şekilde. "Ben sadece kuşları izliyordum."

"Ne yapıyorlardı peki?" diye sordu Bilge Manhu kaşlarını kaldırarak. Küçük bir kavanozdan bir tutam ot alıp karışım dolu tasın içine attıktan sonra memnuniyetle başını salladı. "Yaşlı kavakların başında gürültü mü ediyorlardı?"

"Sayılır," dedi Letruce çekinerek. "Ötüyor ve daldan dala uçuyorlardı."

Verdiği cevabın ustasını memnun edip etmediğini anlamak amacıyla ihtiyar şifacının yüzüne baktı, herhangi bir beğeni veya yumuşama işareti aradı ancak ustasının yüzü ifadesizdi.

Onun dikkatli bir şekilde kendisine baktığını fark eden Manhu gülümsedi.

"Okumasını bilenler için evren en iyi kitaptır Letruce," derken çocuğun başını okşadı. Ardından kil tası onun önüne doğru itti. "Kuşlar ve ağaçlar da bunun güzel sayfalarındandır. Bundan sonra onlara daha özenli bak." Tasın yanına bir kaşık bıraktı. "Şimdi şunu iyice ez ve karıştır bakalım."

Ustası ellerini önlüğüne silerken Letruce kaşığı eline aldı, karışımı bir güzel ezdikten sonra iyice karıştırdı. Ustası da çırağını onaylar gibi başını salladı.

"Tadına bak şimdi," dedi. "Ama unutma, bu bir ilaç." İhtiyar şifacı karışımı işaret ederken çocuğun gözlerinin içine baktı. "O yüzden beklentini yüksek tutma."

Letruce, kaşıkla karışımdan biraz aldı ve ağzına attı. Gözleri hayretle kocaman açıldığında ihtiyar ustası yeniden, bu sefer daha da canlı gülümsedi.

"Usta!" diye coşkuyla haykırdı Letruce. "Bu… Harika.” Letruce tanımlamaya çalışsa da başaramadı. İlk aklına geleni söyledi. “Büyücüler bile bunun gibi bir şey yapamaz."

Büyücü kelimesini duyan ustasının kaşları hafifçe çatıldı. "Onlar ilaç yapmayı bilmez," dedi. "En azından pek çoğu." İhtiyar şifacı karışımı yeniden kendine doğru çekti, kaşıkla biraz daha karıştırdıktan sonra kokladı ve memnuniyetle başını salladı.

Letruce ise onu gücendirip gücendirmediğini düşünüyordu ki ihtiyar şifacı çocuğun sırtını sıvazladı ve tası eline tutuşturdu.

"Hadi bakalım," dedi çocuğun kemerine küçük, boş bir torba sıkıştırıp. "Karışımı Avcılar Birliğine götür." Bitkilerle dolu küçük çuval yığınlarına döndü. "Dönerken de bana kara alev mantarı getir. Bir tanesi yeter ama yine de sen bulabildiğinin hepsini getir."

Letruce malzeme toplamaya özellikle son zamanlarda sık sık gidiyordu ama bu mantarı hiç duymamıştı.

"Usta," dedi çekinerek. "Bahsettiğin mantarı nerede bulacağım ve nasıl tanıyacağım?"

Bilge Manhu en uygun yeri tarif etmek için bir süre düşündü, mantar nadir bir tür olmasına rağmen bu mevsimde Yujiti'nin yakınlarında fazlaca rastlanabiliyordu.

"Nehrin bize en yakın yerinin çevresine bak," dedi sonra şifacı. "Geçen sene oralarda çok vardı. Hatırlarsın diye düşünmüştüm. Kırmızı benekleri olan siyah bir mantar. Ararken nehre fazla yaklaşma ve dikkatli ol."

"Tamamdır usta," dedi Letruce heyecanla kapıya yönelirken. "Hemen dönerim."

Ustası ona ne zaman yanından ayrılacağı, denetlenemeyeceği bir iş verse heyecanlanır ve kendini önemli biri gibi hissederdi.

"Acele etme," diye seslendi ustası, Letruce giderken. "Avcılara selamımı iletmeyi unutma!"

Çocuk kapıdan çıktığında ihtiyar şifacı gülümseyerek açık pencereden dışarı baktı. Çok ileride, denizin üzerinde birikmiş kara bulutları gördüğünde ise suratı birden asıldı.

"Umarım öngördüğümden daha erken olmaz," diye kendi kendine mırıldandı. Ürperdiğini hissedince pencereyi kapattı, sonra kapıya yönelip onu da kapattı. Ardından çırağı dönene kadar biraz dinlenmek için şiltesine uzandı.

---

Letruce kasaba meydanına vardığında kalabalığı fark etti, bugün güzel bir hareketlilik vardı. Genelde ya kutlama olduğunda ya da kasabaya yabancılar geldiğinde etraf böyle cıvıl cıvıl olurdu. Bunlar haricinde Agrum genelde sakin bir kasabaydı. Ama Letruce yakınlarda bir festivalin veya kutlamanın olduğunu sanmıyordu, belli ki yabancılar gelmişti. Belki tüccar kafilesi, belki iş arayan paralı askerler; hoş, Agrum gibi Gandrodi'nin ücra bir kıyısında kendi halinde insanların yaşadığı bir memlekette bunların görülmesi de pek nadir olurdu.

Letruce, Avcılar Birliğine gitmeden önce Rantem Usta'nın yanına uğramak istedi. Kim bilir, belki de Rantem Usta ona söz verdiği yayını bitirmişti. Yayı olduktan sonra Avcılar Birliğine katılabilir, ucu bucağı olmayan ormanlar içinde maceralara atılabilir ve avlardan para kazanıp nice keşifler yapabilirdi. Hayallere dalmış bir halde silah ustasının dükkanına doğru yürürken tanıdık bir kadının sesini duydu.

"Letruce! Buraya gel tatlım."

Letruce meyve sebze tezgahının başındaki genç kadına baktı, sonra çaresizlikle bir yola bir kadına baktı. Yine yakalanmıştı.

"İşim var Usemil abla," dedi sıkılarak. "Gitmem gerek."

Ama kadının onu bırakmayacağını adı kadar iyi biliyordu ve öyle de oldu. Bekleyen müşterilerine rağmen kadın tezgâhın başından çekildi ve kaşlarını çatarak onun yanına geldi. Usemil kasabanın en güzel kadınıydı ve bunu kasabadaki bütün erkekler kadar kadınlar da bilirdi. Yaltaklananlar başından hiç eksik olmazdı ve evli yaramaz adamların haşin karıları da kadından ölesiye nefret ederdi.

Kadın genelde sade giyimliydi, hatta bazen erkekler gibi giyindiği bile söylenebilirdi ve bugün de o zamanlardan biriydi. Zaten erkek gibi giyinmediği zamanlar, diğer kadınlarla arasında bir kavga patlak vermesine en elverişli zamanlar olurdu.

Şimdi önlüğünün altında beyaz bir gömlek vardı ve meyve sebzelerle uğraşan bir satıcıya göre gömleği fazla temizdi, bir de gözleri ve uzun saçlarıyla aynı kahverengi tonunda bir pantolon giymişti.

"Nereye gidiyorsun bakalım?" dedi Usemil, çocuğun yanaklarını pek de yumuşak olmayan bir şekilde sıkarak.

"Rantem Usta'ya," dedi Letruce boğulurcasına. "Ama ustam da bekler, acele etmeliyim."

Letruce itiraz edemeden Usemil onun saçlarını karıştırdı ve omuzlarından tutup önce yanaklarından sonra kafasından öptü. "İhtiyar Manhu biraz bekleyebilir," dedi neşeyle. "Bugün bana çıraklık yapacaksın."

Letruce elindeki tası dökmeden zorlukla tutabilmişti. Usemil onun ceplerine büyük kırmızı elmalar sıkıştırdı ve yakasını düzeltti. Letruce'nin utana sıkıla sağına soluna döndüğünü görünce kadının kahverengi gözleri sevgiyle parladı.

"Hadi git bakalım madem Rantem Usta'nın yanına," dedi gülümseyerek. "Elmalarını ye ve dönüşte de yanıma gel, tamam mı?"

Letruce boştaki eliyle kızarmış yanaklarını sıvazladıktan sonra utangaç bir şekilde kadına döndü ve başını salladı.

"Tamam," dedi. "Gelirim."

Usemil çocuğun yanaklarını son bir kez daha sıktıktan sonra hızlı adımlarla yeniden tezgahının başına döndü ve beklemekten yakınan müşterilerle hararetli bir tartışmaya girişti.

Letruce boştaki eliyle yanaklarına tekrar dokunduktan sonra cebindeki elmalardan birini aldı ve elmayı ısıra ısıra Rantem Usta'nın dükkanına doğru yürümeye devam etti.

Elma, ağzının içinde bir lezzet şenliği yaratırken Letruce, Usemil’e karşı minnetle doldu. Etrafına bakınarak yürümeyi sürdürdü. Gerçekten de bugün her yer çok kalabalıktı, silah ustasının dükkanını da aynı durumda buldu. Kapıyı açtığında içeride bir sürü insan gördü, sesler birbirine karışıyordu. Letruce usulca eşikten içeriye bir adım attı ve ne yapacağını bilemez halde etrafına bakındı.

"Rantem Usta?" diye seslendi sonra. Silah ustasının başında bir sürü müşteri vardı ve onu duyabilecek gibi görünmüyordu. Yine de silah ustası onu fark etti, başını hafifçe yana eğip ona baktı. Elindeki tası görünceyse suratını ekşitti.

"Evlat! O elindekiyle içeri girme, ilaç kokusundan nefret ederim."

Letruce elindeki kil tasa baktı. "Ustam Avcılar Birliğine götürmemi istedi," dedi. "Sana yayımı sormaya gelmiştim usta."

Rantem Usta eliyle git işareti yaptı.

"Yayın hazır. Git elindekini götür, dönüşte gelip alırsın."

Silah ustası bekleyen müşterileriyle ilgilenmeye döndü.

Letruce içine dolan sevinçle birlikte çıkmak üzere kapıya yönelecekti ki gözü birine takıldı. Kalabalığın ortasında başı kapalı, yüzü gölgeler içinde, heybetli bir adam vardı. Kaşlarını çatmıştı ve ona bakıyordu. Letruce başta onun başka birine ya da bir eşyaya baktığını düşünerek hafifçe geri çekildi ve arkasına baktı ama arkasında hiçbir şey yoktu. Letruce onunla tekrar göz göze gelince ürktü ve geriye doğru bir adım atarak kapıya yaslandı. Adam, dikkatini ondan başka bir yere çevirmedi ama başka herhangi bir harekette de bulunmadı. Letruce yoğun baskıdan kurtulmak için kapıdan çıktı ve çıkar çıkmaz da koşmaya başladı.

Kasaba meydanı daha yakın olmasına rağmen oraya doğru değil de birliğin kampına doğru koşmuştu. İyice yorulduktan sonra kendini sırtüstü yere bıraktı, nabzı deli atıyordu ve soluk alıp verişi çok hızlıydı. Bu adam da kimdi ve neden ona düşmancıl bir şekilde bakmıştı? Bu adamı hem Rantem Usta'ya hem de birliğin lideri Yak-Pab'a sormalıydı, ikisinden biri muhakkak tanırdı.

Adamı şimdilik aklından çıkarmak için yayını düşündü, Rantem Usta yayını bitirmişti ve bu da demek oluyordu ki karışımı verdikten sonra Avcılar Birliğine girmek isteyebilirdi. Lider Yak-Pab'a birliğe katılmak istediğini bugün söylemeye karar verdi. Elinde ilaç dolu tas, aklında düşüncelerle yürürken Avcılar Birliği çadırlarının bulunduğu koruya ulaştı.

Letruce için zirve burasıydı, her şey burada başlıyor ve burada bitiyordu. Avcılar korusu, her şeyin başlangıcı ve sonuydu. Burası olmadan Agrum küçücük bir köydü; burası olmadan Agrum üzerinde hiç kara olmayan, uçsuz bucaksız bir su dünyası gibiydi. Avcılar korusu gerçeğin ya kendisi ya da onun anlaşılması için okunması gereken bir kitaptı. Ve bütün bunların tepesinde Lider Yak-Pab dikiliyordu. Yak-Pab, Letruce’nin Agrum’unu, hatta Gandrodi’sini oluşturan iki adamdan biriydi ve o iki adamın en gizemlisiydi.

Çocuk ilerlerken avcılardan ikisi onu fark etmişti, elleriyle diğerlerine onu işaret ederek sırıtıyorlardı.

"Hey millet! Bakın kim gelmiş."

"Ooo, ihtiyar çocuk. Hoş geldin."

-

“Ey bedbaht! Ufukta görünen nedir ki onu yorumlayarak çarpıtıyorsun? Gördüklerin, işittiklerin, dokundukların sadece sendedir."

-On Altı Gün Kütüphanesi, Yitik Cennet Ansiklopedisi, Opsano-Zifars