Letruce ile Evruos biraz daha muhabbet ettiler. Gorphanlar ve kendi memleketleri hakkında konuştular. Evruos ona buzullarla kaplı Lapin Krallığını anlattı. Lapin ülkesi soğuk, sisli ve karanlıktı. Çam ormanları ve bazı yabani otlar haricinde pek de bir şey yoktu, bu yüzden ülkenin insanlarının başlıca gıdası balık ve deniz ürünleriydi. Evruos her ne kadar “pek bir şey yok,” diyerek anlatsa da ülkesini sevdiği anlatırken aldığı keyiften belli oluyordu. Bir yosun türünden salata yapıldığını bile öğrendi Letruce.
Lapin kıyıları boyunca küçük büyük tersaneler vardı ve burada genelde balıkçı tekneleri yapılmasına rağmen büyük tersanelerde kıyı kadırgaları ve diğer büyük gemilerin de yapıldığı olurdu. Lapin'in diğer ülkelerle ticari ve dostane ilişkileri çok kısıtlı olduğu için kendi içinde dönen bir ekonomisi vardı ve bu ekonominin bel kemiği de ülkede olmayan malları ülkeye getiren korsanlardı, bu yüzden genelde Lapin kralı tarafından destek görürlerdi. Ancak onlar kral tarafından destek gördükçe diğer ülkeler Lapin'le anlaşmak için daha da isteksiz davranıyorlardı. Lapin’in uzun süredir bir kralının olmaması ise diğer ülkelerle zaten kötü olan ilişkilerini tamamen bozmuştu; Evruos’un söylediğine göre ülke şimdilerde büyük kaptanların birlikte aldıkları kararlarla yönetiliyordu.
"Bir gün Lapin kralı olacağım," diyordu Evruos Letruce'yi gemiden indirirken. Çocuğa parasını vermişti ve tüccarların orada düşürdüğü bıçak için de Lapin'de yapılmış, kabzasında çam yaprağı işlemesi olan güzel, uzun bir hançer hediye etmişti. Tabi Letruce'yi çalıntı veya yağma ganimeti olmadığına ikna etmesi biraz zaman almıştı.
"Böyle bir şey mümkün mü?" diye sordu Letruce. "Hanedan soyundan mısın?"
"Bizde hanedan diye bir şey yoktur," dedi Evruos. "En sevilen ve en güçlü adam kral olur. Ama kral genelde ölene kadar tahtında kalır."
"İlginç," dedi Letruce. "O zaman umarım başarırsın Evruos."
"Başaracağım," dedi genç korsan sırıtarak. "Belki sen de Yafren kralı olursun. Böylece Lapin'in ticaret yapabileceği bir ülke olur."
Evruos gülerken Letruce'ye elini uzattı. Letruce korsanın elini sıktı. "Bizde öyle bir şey olma ihtimali yok ve kral olmak gibi bir hedefim de yok."
Letruce ekleme yapma gereği duydu. "Olsam bile muhtemelen korsanlarla ticarete müsade etmezdim."
"Hayatını kurtaranlarla bile mi?" diye sordu Evruos.
"Hayatımı kurtaranlarla bile," dedi Letruce başını sallayarak. "Lapin'de korsanlığı bitiren bir kral olursun umarım."
"O meselede bilmediklerin var avcı dostum," dedi Evruos. "Lapin korsanları haksız yere kimsenin malını ve canını almaz. En azından bunun kaptanların kendi insafında olduğunu söyleyebilirim. Lapinlilerin ikinci sınıf insan olarak görüldüğü ve bizimle ticaret yapılmadığı bir adalar kıtasında neden korsanlıktan vazgeçecekmişiz?"
"Haklısın," dedi Letruce başını sallayarak. Meseleyi uzatmak istemiyordu. "Belki bir gün daha adil bir dünyada yaşayabiliriz. Gorphanları def ettikten sonra."
"Onlar kuzeyden geliyor," dedi Evruos. "Kara krallık adında bir krallıkları bile var. Güneşin zerresinin bile görünmediği, Lapin'in en azgın korsanlarının bile gitmeye korktuğu bir yerdir orası."
Evruos düşünceli bir tavırla elini kirli sakallı çenesine götürdü. "Ama nasıl geldiklerini bilmiyorum. Hiç gorphan gemisine rastlamadık."
"Ben de bilmiyorum," dedi Letruce Agrum'da olanları düşünerek. "Birdenbire ortaya çıkıveriyorlar."
"Umarım bu beladan kurtuluruz," dedi Evruos. "Kendine iyi bak avcı, hissediyorum ki yine görüşeceğiz."
"Sen de Evruos," diyerek gülümsedi Letruce. "Her şey için teşekkür ederim, görüşürüz."
Letruce atına binip gözden kaybolana kadar onu izledi genç denizci.
“Ne akıllı at,” diye söylendi kendi kendine. “Sahibini takip etmiş.”
Sonra kaptanı gelene kadar gemideki düzeni ayarlamak üzere gemisine döndü.
Letruce ise mutluydu, zor da olsa Rantem Usta ve Yak-Pab'ın malzeme görevini halletmiş sayılırdı. Bu işi bir korsana verdiği için hâlâ tedirgin olsa da yapılabilecek en iyi şeyi yaptığını düşünüyordu.
"Tam muhafızları ezip geçmek üzereydim," dedi Aykılıç. "Denizcilerin bir planı olduğunu anlayınca durdum."
"Kaçamazdık Aykılıç," dedi Letruce. "Liman adamların, muhafızlar adamların."
"Şimdi akademiye mi?" diye sordu Aykılıç. "Belcas'a."
"Aynen öyle. Başkente doğru, bakalım bizi orada neler bekliyor."
Yine sorunsuz ama bu sefer insanlarla dolu yollarda günün kalanı ve ertesi gün boyunca ilerlediler. Letruce Belcas'a geldiğini öğrendiğinde akşam olmak üzereydi ve Aykılıç'ın tüyleri parlamaya başlamıştı. Letruce atın sırtından indi. İleride şehrin surları, kuleleri ve kapıda nöbette bekleyen kalabalık bir grup vardı. Burası oldukça büyük bir yer gibi görünüyordu.
"Gece insanlara görünmen tehlikeli, senden burada ayrılsam iyi olacak."
"Ne zaman geri döneyim?" diye sordu Aykılıç.
"İki ay sonra diyelim," dedi Letruce. "Umarım o zamana kadar işim biter."
Atın yeşil gözleri kapanıp açıldı. "Görüşürüz o zaman Letruce."
"Görüşürüz Aykılıç, bana eşlik ettiğin ve yanımda olduğun için teşekkür ederim."
"Benim için bir zevkti," dedi Aykılıç tüyleri iyice ışıldamaya başlarken. "Yolun açık ve aydınlık olsun Yeşil Gölge."
Aykılıç çökmeye başlayan karanlığı yararak ortadan kaybolurken Letruce de şehir surlarına yanaştı. Belcas şehrinin uzun kulelerine, surlarda nöbet tutan askerlerine ve devasa şehir kapısına baktı. Şehrin kapısı neredeyse Letruce'nin kaldığı taş kulübe kadardı. Daha önce böyle bir şey görmemişti, bu ihtişam karşısında hayreti gizleyemediği anlaşılmış olmalıydı ki nöbetçilerden biri sırıtarak ona yaklaştı.
"Kralın şehrine hoş geldin yabancı."
"Merhaba, diyerek yanıtladı Letruce. "Akademiye başvurmak için gelmiştim, Yafren'den geliyorum."
Şehrin büyük kapıları açıldı ve nöbetçiler yolu açtılar.
"Güzel yay evlat, akademide başarılar."
Letruce omzundaki yaya göz kulak olmasını kendine bir kez hatırlatarak şehrin kapılarından adımını attı.
Girişte sadece garnizon askerleri, kuleler, askerlere ait çadırlı yemekhane, demirciler ve ordugâh binaları olsa da şehirde ilerledikçe yollarda gezen insanlar, kervanlar ve daha fazla asker gördü Letruce.
Hanlar ve dükkanlar bitişik bir şekilde peş peşe sıralanmıştı. Akşam olmasına rağmen şehir hala canlıydı: Göz alıcı rengarenk fenerler meydanı aydınlatırken pazarlardaki satıcılar ürünlerini satmak için yoldan geçenlere sesleniyorlardı. İnsan kalabalığı düzensiz şekilde bir oraya bir buraya dağılıyordu.
Letruce hanlardan birine girdi. Han da şehir gibi çok kalabalıktı ve içeride çoğunlukla tüccarlar vardı. Bir şeyler yiyip içmek için Belcas'ta mola veriyor ve sonra ticaretlerini yapıp yollarına devam ediyor olmalılardı.
"Nasıl yardımcı olabilirim?"
Letruce'nin şaşkın şaşkın etrafa baktığını fark eden hancı yanına gelmişti.
"Biraz acelem var genç dostum, istediğini söylersen yardımcı olalım."
"Uzun bir yoldan geldim," dedi Letruce. "Güzel bir yemek yemek ve bir şeyler içmek istiyorum."
"Şöyle buyur," dedi hancı köşedeki boş ve küçük bir masayı işaret ederek. "Sana güveçtekinden getireyim, yeni pişti."
Letruce teşekkür ederek hancının gösterdiği yere oturdu ve handakileri izleyerek beklemeye başladı.
Karşısındaki masada iki tüccar vardı. Biri Nimgad'daki savaşla alakalı nefes bile almadan bir şeyler anlatırken diğeri hiç konuşmadan elindeki tavuk budundan büyük ısırıklar alıyordu.
"Anlamıyorsun Jukien," dedi durmadan konuşan tüccar, tıkınan arkadaşına. "Senyörler birbirlerini boğazlarken satabildiğimiz kadar maden ve silah satmalıyız. Kralın donanması bile oradan buraya hiç durmadan mekik dokuyor. Locavir'in Nimgad'ı işgal etmesine gerek yok, onlar savaştıkça yeterince para kazanıyor zaten."
"Nimgad'a girmem," dedi diğer tüccar elindeki budun kemiklerini sıyırırken. "Ben canımı sokakta bulmadım. Locavir giriyorsa da sanki kendisi mi giriyor? Adam kral, onun orduları ve donanması var. Binlerce asker gidiyor o sevkiyata. Biz elli kervan muhafızıyla hangi senyöre mal satacağız? Mallarla birlikte bize de el koyarlar, oğlancı senyörlerin maskarası olursun, biraz akıllı ol Chesa."
"Büyük kazanç için büyük risk almak gerekir," dedi adı Chesa olan tüccar, sonra heyecanla ellerini kaldırdı. "Bu savaş büyük bir fırsat Jukien, çok zengin olabiliriz."
"Ben yokum," dedi adı Jukien olan tüccar. "Bir ay sonra Eglasir'e gideceğim, orada belki küçük bir tersane açarım ya da balıkçılık yaparım."
Diğeri öfkeyle ayağa kalktı. "Ne bok yersen ye. Ben iş yapacak, ödlek olmayan birini bulurum nasılsa."
"Bol şans," dedi Jukien başka bir tavuk budunu alıp yemeye başlarken. "Seninle iş yapmak güzeldi Chesa."
Diğeri küfürler savurarak yürüdü ve handan dışarı çıktı. O sandalyesinden kalkınca Jukien ve Letruce göz göze gelmişti.
"Görüyorsun ya evlat," dedi tüccar gülerek. "İnsanlar para uğruna neleri göze alıyorlar. Belki haftaya ölüm haberini alırım."
O sırada hancı, Letruce'ye tepsisini getirdi. Sebzeli et sote, biraz ekmek ve sütlaç koydu önüne.
"İçecek ne istersin?" diye sordu.
"Varsa volodum alayım," dedi Letruce, sonra sütlacı masadan alıp hancıya geri uzattı ve karşısındaki masada oturan Jukien'i işaret etti.
"Bunu yemeyeceğim, tüccar dostuma ikram edebilir misiniz?"
Hancı şaşırsa da başını salladı ve sütlacı Jukien'e götürdü, tüccar gülümseyerek başını sallayınca önüne koydu. Hancı, Letruce'ye içeceğini getirmek üzere giderken tüccar sütlacını alıp ayağa kalktı ve Letruce'nin masasına yanaştı.
"Müsade var mı genç dostum?"
"Elbette," dedi Letruce. "Buyrun."
Tüccar Letruce'nin karşısına oturdu, seyrek sarı saçlı, mavi gözlü, zayıf ve orta yaşlı bir adamdı Jukien.
"Yafrenli olduğunu tahmin ediyorum," dedi tüccar. "Yanılıyor muyum?"
"Doğru bildiniz Bay Jukien, Yafrenliyim. Belcas'ta herkes bizim aksanımızı tanıyor gibi."
"Tanırlar," dedi Jukien kafa sallayarak. “Neticede çok uzak değiliz.” Sütlacını yemeye başladı. "Öyle değil mi? Yafren buraya çok uzak değil, zaten o yüzden Eglasir'e gideceğim ya ben de."
"Eglasir'in çok güzel bir ülke olduğunu biliyorum."
"Aynen öyle genç dostum. Adın nedir?"
"Ben Letruce," dedi genç avcı. "Yafren buraya çok uzak değil derken, gorphanları mı kast ettiniz?"
"Evet. Ben hayatımı paranın peşinde koşarak ve beladan kaçarak geçirdim. Ama bunlardan hangisi önce gelir diye sorarsan beladan kaçmak derim."
Jukien kapalı han kapısına döndü. "Ama gördüğün gibi, herkes benim gibi düşünmüyor."
"Konuşmanızın son kısımlarına kulak misafiri oldum," dedi Letruce. "Bence kararınız doğruydu."
"Bir insan için para onu yaşatacak şey olmalı," dedi Jukien. "Öldürecek şey değil."
Letruce başını salladı. Tüccar bilgili bir adama benziyordu ve fırsatı varken sormalıydı.
"Akademiye başvuru yapmak için buradayım, nerede olduğunu biliyor musunuz?"
"Akademi mi?" diye sordu Jukien biraz şaşırarak, sonra eliyle kapıyı gösterdi.
"Kapıdan çıkınca sola dön ve şehrin doğu tarafına doğru dümdüz devam et. Belcas çok büyüktür, atın yoksa bir saat falan yürüyeceksin. Tepelerin arasında bir vadidedir akademi. Birkaç defa gitmişliğim vardır."
Letruce söylenenleri dikkatle dinleyerek hafızasına not etti. "Nasıl kayıt olabileceğim hakkında bilginiz var mı?"
"Hayır," diye bir süre düşündükten sonra yanıtladı tüccar. "Akademinin zorlu olduğunu biliyorum evlat, yanlış anlama ama pek de akıllı insan işi değil."
Letruce tüccarın kolaycı ve yaşamaya düşkün bir yapısı olduğunun farkına vardı. Bazısına göre bu basitlik demek olsa da Letruce adamın düşünce yapısının yalınlığı sayesinde hayat dolu olduğunu düşündü. Tavuk budunu yerken kendinden geçmesini ve diğeri ticaretten bahsederken onu sakince reddetmesini hatırladı.
Jukien ne istediğini bilen bir adamdı ve hayatını istediği şekilde yaşıyordu, kaçarak da olsa. Hoş, adam kaçmasa neyi değiştirebilecekti ki? Jukien önündeki sütlaçtan son kaşığını aldı.
"Bana müsade Letruce," dedi sonra ayağa kalkarak. "Güzel bir sohbet oldu, ikramın için de teşekkür ederim.” Genç avcıya gülümsedi. “Gençken yeni girişimlerde bulunmak iyidir. Akademiye başvuru sonucu ölmeyeceğine göre de kesinlikle denemeye değer bir hamle, söylediklerimi umarım yanlış anlamamışsındır."
"Yok efendim," dedi Letruce. "Sizi tanıdığıma memnun oldum."
Jukien başını salladı. "Ben de dostum, ben de." Çocuğun önündeki yemeği işaret etti. "Yemeğin soğumadan başla derim, bu hanın yemekleri çok güzeldir."
Letruce başını salladı, adamla tokalaşıp vedalaştılar. Az sonra hancı elinde volodum dolu bardakla Letruce'nin yanına geldi.
"Bizim patron seni sevdi herhalde."
"Ne patronu?" diye sordu Letruce. "Bay Jukien mi?"
"Evet," dedi hancı sırıtarak. "Hesabını ve bir gecelik konaklamanı ödedi, kolay kolay böyle bir şey yapmaz o."
"Jukien hancı mı yani?" diye sordu Letruce afallayarak. "Tüccar olduğunu düşünmüştüm."
"Hancı benim be çocuk," diye yarı sinirle sitem etti hancı. "Jukien Bey bu hanın mülk sahibidir. Aynı zamanda batı surlarına bitişik dükkanların ve hanların neredeyse yarısı onundur..."
-
“Yaşam, yitik bir ilkeydi. Onu anlamak için ondan vazgeçtiğin.”
-Vehyor