Letruce sabah olduğunda uyandı ve alelacele aşağı indi. Hancı bir şeyler yemesini teklif ettiyse de kibarca teşekkür etti. Sonra dışarı çıktı.
Doğrudan akademi yönüne, doğuya doğru hızla yola koyuldu. Belcas toprakları Yafren ülkesine göre daha seyrek ağaçlı ve daha düz bir coğrafyaydı. Bitki çeşitliliği ise Yafren'e göre çok daha az olmasına rağmen suyun bolluğu Letruce'nin oldukça dikkatini çekmişti.
Akademiyi çevreleyen tepelere kadar herhangi bir engebe ile karşılaşmadı Letruce. Keçi yolu gibi dar ama düzgün açılmış yollardan vadiye doğru inerken akademiyi yüksek bazı binaları dışında göremese de çalılıklar ve küçük ağaçlar geride kalınca yemyeşil bir vadi üzerine düzenli bir şekilde yerleşmiş akademi binalarını gördü. Kampüste zar zor seçebildiği insanlar da vardı. Tepeden aşağı inerken Aykılıç'ın şimdi yanında olmuş olmasını diledi çünkü hayvan gündüz vakti tepeleri tırmanırken ve inerken çok iyiydi.
Adımlarını dikkatlice atmaya çalışarak, kan ter içinde, aşağı inmeye devam etti. Nihayet aşağı inince onu renkli mermerlerle bezenmiş geniş bir yol karşıladı. On dakika kadar yürüdü ve kendini akademinin kapılarının karşısında buldu. Belcas surları kadar uzun olmasa da akademinin de büyük duvarları vardı ve kapıda iki nöbetçi bekliyordu.
"Öğrenci belgeniz?"
Nöbetçiler tembel tembel yanaştılar, gölgede durdukları halde sıcaktan mayışmışlardı ve onu gördüklerine şaşırmış gibilerdi.
"Yoksa yeni misin?"
"Kayıt olmak için geldim," dedi Letruce. "Ama nasıl yapacağımı bilmiyorum."
"Yılın bu vaktinde kayıt mı olunur be çocuk?" Nöbetçilerden biri ona çıkışırken düşünceli bir şekilde sakalını sıvazlıyordu. "Nerelisin sen?"
"Yafren'den geliyorum," dedi Letruce. "Akademide öğrenim görmek istiyorum."
"İstemeye kalksa herkes istiyor," dedi öteki nöbetçi alayla. "Necisin sen? Sınavı geçemeyeceksen bizi boşuna uğraştırma."
"Şifacılık, demircilik ve yay kullanmaktan anlarım." Letruce kabul edilmek için bütün kozlarını kullanması gerektiğinin farkındaydı, ne yapıp edip bir şekilde kendini kabul ettirmeliydi.
Nöbetçilerin kararsızlığı gözlerinden okunuyordu, yerlerinde huzursuzca kıpırdanıp birbirlerine baktılar.
"Yay kullanman çok bir şey ifade etmiyor," dedi sonra daha girişken olan nöbetçi. "Demircilik de eğer efsun demircisi değilsen söylemen bile komik. Şifacılıkta yeterince iyiysen belki kabul edilirsin, büyülü bir şifacılık mı?"
"Hayır," dedi Letruce. "İnsan bedeni ve bitkiler konusunda bilgi sahibiyim."
Nöbetçiler başlarını salladı. "Bak bu iyi haber, şu sıralar tıp alanında epey az öğrencinin olduğunu duymuştum. Talebini kayıt memuruna ileteceğiz evlat, yarın yine gel."
"Yani bugün içeri giremez miyim?"
"Ne yazık ki bu mümkün değil, akademi mensubu olmayan hiç kimse giremez."
"Pekala," dedi Letruce. "O halde yarın görüşmek üzere."
Gitmek üzere arkasını dönmüştü ki nöbetçi konuştu.
"Yarın muhtemelen mülakata alınırsın. Ama sakın şifacıyım demeye kalkma. Doktorum falan de."
"Ne fark eder ki?" diye sordu Letruce. "İkisi de aynı şey."
"Şifacılık daha çok büyücülük sanatıyla alakalı," dedi genel olarak sessiz kalan diğeri, sesinde belirgin bir alay vardı. "Daha kullandığın sözcüklerin anlamını bile bilmiyorsun, işin zor olacak."
Letruce karşı çıkıp işini zorlaştırmak istemiyordu, sadece gülümsedi ve indiği tepeyi yeniden tırmanmak üzere uzaklaştı. Tepeye yakın yerde tek başına dikilen büyük bir çınar ağacının gölgeliği onu cezbedince bir süre orada dinlenmeye karar verdi.
Ağacın dibine oturup gövdesine yaslandığında Lithina da sanki bu anı bekliyormuş gibi omzunda belirdi.
"Bazen hiçbir yere gitmediğini, sadece bana gıcıklık olsun diye görünmez olduğunu düşünüyorum."
Lithina beyaz kanatlarını mutlulukla çırpıştırdı. "Belki de öyle yapıyorumdur. Nerden bilcez ki?"
"Ne yapacağımı bilmiyorum," dedi Letruce. "Yarına kadar beklemek zorundayım, burada napabilirim ki?"
"Yemek yiyebilirsin," dedi Lithina. "Ben öyle yapacağım."
Kynoax omzundan uçup çiçeklere doğru ilerlerken Letruce de güldü.
"İşte bu sefer iyi fikir."
Avlanacak bir şeyler bulmak üzere akademiyi çevreleyen tepelerin en büyüğüne, çalı ve küçük ağaçlar yerine çam ağaçlarının olduğu alana doğru ilerledi. Burada büyük bir şey bulabileceğini hiç zannetmiyordu, şanslıysa bir tavşan, mantar ya da en kötü yabani meyveler bulurdu.
Ormana adımını attı, ağaçların arası epey açıktı ve toprak oldukça yumuşaktı. Çok fazla mantara rastladı Letruce, birçoğunu tanıyor olsa da Yafren'de daha önce hiç görmediği yeşil ve mavi renkli bazı şirin mantarlara da rastladı. Yenilebilecek mantarları toplamaya başladı. Çiçek ve yabani meyveler ise oldukça seyrek görülüyordu.
Şanslıydı ki bir böğürtlen çalısı da buldu. Meyveleri dikkatlice ayıklayıp siyah ve sulu böğürtlenleri yemeye başlamıştı ki Lithina'nın hızla ona, daha doğrusu çalıya doğru uçtuğunu gördü.
"Gelmeeee!"
Kynoax karşılık verdi.
"Açımmm!"
Letruce kahkaha atarken Lithina onun omzuna kondu.
"Ben de yemek istiyorum tatlı bal."
Letruce elindeki böğürtlenlerden bir tanesini diğer eline alıp kynoaxa uzattı. Lithina küçük ve hızlı ısırıklarla böğürtleni mideye indirdi.
Letruce ona başka bir tane uzatırken iki tane böğürtleni de kendi ağzına attı.
"Bunlar yetmeyecek, seninle bir anlaşma yapalım mı?"
"Neymiş?" dedi avcundaki Lithina başını tatlı bir şekilde yana eğerek.
"Böğürtlenlerin hepsini sana yedireyim, sen de benim için gözcülük yap ve yiyebileceğim bir şey varsa haber ver. Mantar yemeyi pek sevmiyorum."
"O minik tavşanları öldürmene yardım edemem!"
Lithina kanatlarını öfkeyle çırparken Letruce böğürtlenlerin olduğu elini kapattı.
"Sen bütün bitkiler aleminin soyunu kuruturken iyi, ben bir tavşan yiyince kıyamet..."
"Git."
Lithina git diyenin kendisi olmasına rağmen çocuğun elinden kaçtı ve uzaklara doğru uçmaya başladı.
"Bunları çalının dibine bırakıyorum," dedi Letruce bağırarak. "Gelip yersin."
Elindeki böğürtlenleri çalının dibine bıraktıktan sonra tepeyi tırmanmaya devam etti.
Ağaçların sıklaştığını fark ettiğinde bir şeyler bulmaya dair umudu artarken ilk defa kaybolma korkusunu ve büyük ormanlarda kol gezen o tehdit havasını hissetti. Adımlarını da buna göre yavaş ve dikkatli atması isabetli bir karardı çünkü ileride çalılarla kaplı görünen yol aslında yol değildi ve büyük bir çukura iniyordu.
"Lithina!" diye bağırdı Letruce. "Yardımına ihtiyacım var!"
Çukur oldukça derin olmalıydı ve Letruce tam kıyısındaydı, uzun ve sık çalılar çukuru çevreleyen toprak duvarlardan birbirlerine kavuşmuş ve böylece çukuru gizlemişlerdi.
Letruce geri dönecekti ki Lithina geldi ve beş metre kadar yukarısında kanatlarını çırpar halde sabit durdu.
"Dikkatli ol," dedi kynoax. "Önünde çukur var."
"Biliyorum," dedi Letruce. "Çukurda ne olduğuna bakabilir misin? Benim görmem mümkün değil, çalıların yalnızca ortasında boşluk var ve ben orayı göremiyorum."
Lithina hızla iniş yaparak çukurun içine daldı. Letruce'ye epey uzun gelen on beş saniye kadar sonra çıktı.
"Orada bir ev var," dedi Lithina. "İnsan evi, ağaca ev yapmış."
"Ne?" dedi Letruce hayretle. "Buraya mı?"
"Evet," dedi Lithina yanına gelip omzuna konduğunda. "Ama şimdi hiç kimse yok."
"Acaba sahibi var mı? Varsa nerede ve eve nasıl iniyor?"
Letruce çukura doğru bakıp çalılar arasında aşağı inen bir yol aradı. "Çukura inmenin bir yolu var mı?"
"Yok," dedi Lithina. "Düşersen belki ölmezsin ama canının çok yanacağına eminim."
Lithina o sırada çukura bakan kafasını Letruce'nin omzundan arkaya çevirdi.
"İşte sahibi geldi, ona sorarız."
Letruce arkasını dönmesiyle kırmızılar içindeki genç bir kadınla, hem de bugüne değin gördüğü en güzel kadınla karşılaştı. Aralarında fazla yaş olmadığını tahmin etti Letruce, belki de kadın ondan sadece birkaç yaş daha büyüktü.
"Sen," dedi kadın büyülü bir yumuşaklığı olan sesiyle. Ona doğru yaklaştı, kırmızı cübbesinin önünü açınca Letruce müstehcen sayılmaya yetecek kadar şey gördü. "Demek evimi buldun."
"Kadın tehlikeli biri."
Lithina zihninin içinde konuşurken Letruce yutkundu, kesinlikle öyleydi.
"Rothamin'i öfkeden kudurtan sensin öyle mi?" dedi kadın elini yavaşça çocuğun omzuna koyarak. Uzun siyah saçlarını savururken Letruce'nin omzundaki Lithina kadının parmağını ısırdı.
Kadın hafifçe irkilip duruşunu dikleştirse de geri adım atmadı, belirgin bir tiksinti ifadesiyle kynoaxa baktı.
"Demek bir kynoaxın da var Letruce. Onu gönderir misin tatlım? Seninle baş başa konuşalım."
"O bir gorphan leydisi," dedi Lithina. "Letruce onun söylediklerini sakın dinleme."
Letruce bunun farkındaydı ancak kaskatı kesilmişti. Kollarına, bacaklarına, bedenine söz geçiremiyordu.
"Böğürtlenleri beğendin mi tatlım?" Kadın yaklaşıp genç avcıyı ensesinden tutunca Lithina ona yine saldırdı, kanatlarını çırparak vurdu ve ısırdı ama kadın etkilenmiyor gibiydi. Simsiyah gözleriyle Letruce'nin gözlerine baktı. Letruce o gözlerde yıkım, nefret, şehvet ve öfke görüyordu ancak yine de çok güzel olduklarını düşünüyor, başını başka yere çeviremiyordu. Kadın bir elini beline koydu, diğer eliyle de Letruce'nin kolundan tutarak kulağına doğru hafifçe eğildi.
"Evinden çok uzaktasın," dedi ona acır gibi yumuşak bir tonda fisıldayarak. "Acıkmış ve susamış olmalısın. Benimle aşağı kadar gel ve sana bir şeyler ikram edeyim. Beğenebileceğin başka sürprizlerim de olabilir."
Letruce'nin beyni alarm durumuna geçmişti ve tehlike sinyallerini bütün organlarına yaymaya çalışıyordu ama sanki aralarındaki bağlantı kesilmişti.
Lithina durmadan kadına saldırıyor, kadın ise bir eliyle sanki büyülü bir bariyer varmış gibi onu savuşturuyor ve Letruce'yi ayartmaya devam ediyordu.
"Gel Letruce," dedi kadın dudaklarını onun dudaklarına yaklaştırırken. "Çok yoruldun, biraz dinlenmeye ihtiyacın var..."
"Adını hatırla."
Letruce'nin gözleri kapanırken zaman birden yavaşladı. Tuhaf bir esinti bütün bedenini ürpertirken Letruce hafiflediğini fark etti.
"Adını hatırla."
"Ben. Yeşil. Gölge," dedi Letruce fısıldayarak. Kadının dudakları ona ulaşmak üzereydi.
"Adını haykır, Yeşil Gölge."
Letruce kendine engel olan o karanlık ağırlığı, onu terden sırılsıklam yapan ve enerjisini tüketen engeli büyük bir çaba göstererek kaldırdı.
"Ben Yeşil Gölge!"
Letruce'nin haykırmasıyla kadın korkarak geri sıçradı ama elinde Letruce'nin yayı vardı.
Yeşil orsanadan dövülmüş yayı dudaklarına götürdü gorphan leydisi, ardından kirişe asıldı. Lithina hâlâ ona saldırıyordu ancak kanat çırpması yavaşlamıştı ve gücü tükenmek üzereydi.
Gorphan leydisinin kirişi tutan elinin ucunda kara kristalden bir ok belirdi. Letruce bıçağını çekti, adım atacak hali yoktu ama bıçağı fırlatmak üzere zorlukla elini kaldırdı.
Kadın kirişi tutan elini bıraktı ve kara ok Letruce'nin tam göğsüne saplandı. Letruce yere düştü, başı dönüyor ve dünyanın rengi kaçıyordu. Öyle ki her şeyi siyahın tonlarında görmeye başlamıştı, akan kanını dahi siyah gördü. Başını kaldırdı, kadın ona doğru yürüyordu. Üzerine eğildiğinde ise Letruce onu artık simsiyah bir figür olarak görüyordu.
Karanlığın ortasında renkli olan tek şey Lithina'ydı, kynoaxın kanatları keskin bir pembe tonundaydı. Lithina kanatlarını diken gibi yaptı, ardından onları da birleştirdi, sonra onun minik yüzünün acıyla buruştuğunu gördü Letruce.
Gorphan leydisi genç avcının yüzüne doğru tekrar eğilirken mor bir hançerin karanlığı yırtıp attığını belli belirsiz gördü Letruce.
Sonra gözleri kapandı, soğuk onu kucakladı ve hiçlik tüm bedenini sardı. Öyle ki zihni de ondan koşar adım uzaklaşıyordu, yalnızlık bile hissedemedi Letruce çünkü his yoktu. Sadece karanlık vardı.
Ruhu çekilirken gözlerinden bir damla yaş süzüldü ancak o, kendi gözyaşını bile ne gördü ne hissetti. Sonra o ufak varlık bilinci de kayboldu ve Yeşil Gölge hiçliğin varla yok arasında koşturan rüzgarlarına karıştı.
*
Rüzgara sor beni
Bir gün yitip gittiğimde
Vaktiyle dokunmak istedim
Uzak görünen göklere