Agrum kasabasında kış tamamen bitmiş, bahar çiçekleri her yanı sarmıştı. Nehrin öteki tarafında, uzak tepelerde yayılmış keçi sürüleri vardı ve yer yer köpek havlamaları duyuluyordu.
"Nasıl bir mantarmış bu?" diye sordu Usemil. "Bilge Manhu aradığına göre faydalı bir mantardır."
Letruce ağaçların dibindeki küçük beyaz mantarlara baktı. "Kırmızı benekleri olan siyah bir mantarmış." Gözü yere düşmüş bir laenor yaprağının üzerindeki rengarenk tırtıl grubuna takıldı. "Ama ustam ne işe yaradığını söylemedi." Cebinden küçük bir şişe çıkardı. "Zaten her zaman ilaç yapmıyor, bazen canlıları tanımak için birtakım deneyler yapıyor." Şişeyi açıp tırtıllarla dolu yaprağı içine attı ve kapağını kapattı. "Söylediğine göre onun bile bilmediği bitkiler ve mantarlar varmış."
"O zavallı tırtılları ne yapacaksın?" dedi Usemil tekrar yürümeye başlayarak. "Onları da ustanın istediğini söyleme."
"İstemedi," dedi Letruce, ona yetiştikten sonra sırıttı. "Ama istememiş olması istemeyeceği anlamına gelmiyor. Hediye edeceğim."
Usemil aklında canlanan ilaçlara dair düşünceleri silip mide bulantısını bastırdı, konuyu değiştirmek istedi.
"Bilge Manhu'nun bile bilmediği bitkiler ha? Desene Gandrodi sandığımızdan daha büyükmüş."
"Öyle zaten," diye doğruladı Letruce kendinden emin bir tavırla. "Ustam Gandrodi’nin ne Hamthus Dağlarıyla ne de Eglasirli denizcilerin güneyde gittikleri son fersahla sınırlı olduğunu söylüyor. Ben de bunun böyle olduğunu düşünüyorum."
Usemil'in gülümseyerek ona baktığını görünce yanakları kızardı.
"Bak sen, büyümüş de bana bilgiçlik taslıyor," dedi Usemil. "Ben Hamthus'u, Eglasir'i bilmem; zaten bizim kıtamızda değiller. Ben Yafren'de doğdum ve muhtemelen Yafren'de öleceğim. Diğerlerine gerek yok, sizin avcılar sözde bütün dünyayı geziyor da ne oluyor? Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorlar." Genç kadın bir an durdu, ellerini beline koydu ve gökyüzüne baktı. "Burası benim vatanım, ben buraya aitim."
Letruce başını salladı. "Hamthus kasvetli ve çorak bir yer olsa da Eglasir güzel bir ülkeymiş." O da gökyüzüne baktı. "Deniz orada bambaşkaymış ve bulutlar da sanki denizle birleşir gibiymiş. Gökyüzü gündüz pembe, akşam turkuaz bir renkte olurmuş."
"Çok güzele benziyor," dedi Usemil ilgiyle. "Peki sen bunları nereden öğrendin?"
"Okuyarak," dedi Letruce. "Eski bir denizcinin şiirinden." Öksürerek şiiri okumaya hazırlandı.
"Yalın ayak yürüsen Eglasir'in toprağında,
Yeniden doğar talihin, arınırsın
Denize açılsan pembe bir şafak vakti,
Gece turkuaz bir göğe çapa atarsın"
Usemil dudaklarını büzdü. "Şairler genelde yalan söylerler. Belki de sözleri sadece şu mecaz denen saçmalıktan ibarettir."
"Sanmıyorum," dedi Letruce. "Her mecaz bir gerçeğin temsilidir."
"Şimdi de filozoflar gibi konuşmaya başladın," dedi Usemil gülerek. "Mantarını bulamazsak ustana da derdini böyle anlatırsın."
"Belki bir gün Eglasir'i görebilirim," dedi Letruce. "Ve Hamthus'u da. Ve orman perilerinin krallığı Gastlober'ı da."
"Umarım canım," dedi Usemil. Eliyle ahşap evi işaret etti. "İşte geldik. Konuşurken zaman ne kadar da hızlı geçiyor."
Ahşap evin önünde oturan kısa beyaz saçlı ve sakallı bir adam vardı. Bu eski garnizon komutanı Badgu'ydu, Letruce’nin işittiği söylentiler, eskiden Agrum'da ondan daha güçlü kimse bulunmadığını söylüyordu. Şimdi ise bu adamcağızın geçmişte bütün garnizon askerlerinin komutanı olduğuna kim inanabilirdi ki?
Ahşap eve yaklaştılar, Badgu onları görünce ayağa kalktı. Ev, Letruce'nin ustasıyla kaldığı taş kulübenin neredeyse dört katı büyüklükteydi.
"Hoş geldiniz," dedi ihtiyar Badgu tok bir sesle. Letruce o sırada uzaktan ne kadar yanıldığını fark etti, adam adeta kendine gelmiş, gençleşmişti. Letruce onu uzun zamandır görmüyordu. Son birkaç senedir ağır bir ciğer hastalığıyla boğuştuğu için Letruce ona çok defa ilaç götürmüştü ama o zamanların üzerinden de epey geçmişti. Tamamen iyileştikten sonra ise ihtiyarı hiç görmemişti, şimdiyse yaşına rağmen yeniden sağlıklı ve gürbüz bir adam oluvermişti.
"Badgu amca," dedi Letruce hayretle. "Sana ne oldu böyle?"
Badgu onun demek istediğini hemen anladı ve samimi bir tebessüm etti. "Tanrı, lütfunu benden esirgemedi evlat. Gerek sen ve ustan Büyük Manhu'nun eliyle, gerek başka şekilde."
Büyük Manhu. Bilge Manhu için Agrum'da bu ifadeyi kullanan tek kişiydi Badgu, Usemil onun kalıplardan ve kurallardan nefret ettiğini söylerdi hep, bir asker için fazla özgün ve bağımsız biriydi.
Yük beygirinin sırtındakileri aldılar ve hayvanı etrafta rahatça dolaşabileceği şekilde serbest bıraktılar. Badgu kasaları ikişer ikişer alıp götürürken Letruce ağzı açık halde onu izledi, Usemil kıkırdadı.
"Onu böyle gördüğüm için çok mutluyum, umarım bir daha hastalanmaz."
"Umarım," dedi Letruce. "Böyle bir şeyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim."
Badgu son kasaları da götürdükten sonra Usemil ve Letruce'yi dışarıda öylece dikilirken gördü. "Hadi ne duruyorsunuz? İçeri geçelim de yemek yiyelim." Badgu bir elini Letruce'nin omzuna koydu, diğer elini de Usemil'in boynuna attı ve birlikte içeri girdiler.
Evin içi de değişmişti, Badgu'nun hastalığı sırasında pencere kenarlarına koyulan belli başlı şifalı bitkiler haricinde salon şimdi adeta botanik bahçesi gibiydi.
Letruce ağzı açık halde etrafına bakarken evin dışında da bu manzaranın olduğunu hatırladı, sadece evin içini görene kadar dışarıdaki görüntü ona anlamlı gelmemişti. Şimdi hepsi örtüşüyordu.
Büyük bir masanın etrafındaki sandalyelere oturdular, Usemil kasalardan çeşitli taze meyve ve sebzelerden alıp kısa sürede ustaca servis etti.
"Badgu amca," dedi Letruce. "Ustam senin bu halini görse çok mutlu olacaktır, ayrıca istediğin bir bitki varsa ona sorabilirsin."
Badgu tebessüm etti, sonra Usemil'e döndü. "Mutfakta kısık ateşte yahni var kızım. Tencereyi getirebilecek misin?"
Usemil başını salladı ve mutfağa gitti. Badgu, sandalyesini Letruce'ye yaklaştırdı.
"Beni tabiat kurtardı evlat," dedi sakince. "Özel olarak edinmek ya da öğrenmek istediğim bir şey yok. Yalnızca tabiatla bütün halinde yaşamak istiyorum, hepsi bu."
Letruce başıyla onayladı. "Yine de ustam senin iyileşip sapasağlam olduğunu gözleriyle görürse çok sevinir."
"Tabii," dedi eski garnizon komutanı. "Büyük Manhu'yu ziyaret edeceğim. Bir süre insanlardan uzak yaşamak istemiştim, ama sonuçta ustan da tabiattan anlayan ve onun işleyişine vakıf saygıdeğer bir adam." Kısa bir süreliğine tereddüt etti. "Benim gibi eski ve cahil bir askere kıymetli vaktini ayırmak isterse onunla sohbet etmek isterim."
"Hiç öyle şey olur mu?" dedi Letruce. "Ustam sen hastayken senden hep övgüyle bahsederdi Badgu amca. Bence daha sık görüşmelisiniz."
Badgu başını salladı. "Haklısın."
O sırada Usemil büyük bir tencereyle çıkageldi. "Enfes kokuyor." Tencereyi masaya bırakıp tabaklara servis yapmaya başladı. "Letruce bu tabak bitecek."
"Tamam abla," dedi Letruce gülerek. "İtiraz etmedim zaten…” Tam da o sırada karnı guruldadı. “Çok lezzetli görünüyor."
Birlikte güzel bir yemek yediler, Badgu yemekten sonra soğuk, kırmızı renkli bir içecek getirdi. "Bu volodum Letruce." Maşrapasını bir dikişte bitirip kendine tekrar doldurdu. "Her gün üç bardak bundan içiyorum." Bu seferkini daha yavaş içmeye başladı.
Letruce de tadına baktı, tatlı ve yumuşak bir içecekti ve bir yudum alır almaz ferahlamıştı.
"Çok güzelmiş," dedi onaylayarak. "Belki daha önce de ustamla birkaç sefer içmiş olabilirim."
Adamın gözlerinin omzundaki yaya takıldığını gördü. "Bugün aldım," dedi Letruce gülümseyerek. "Rantem Usta'nın bana sözü vardı."
Usemil yayı yol boyunca hiç fark etmemişti bile, Badgu ise gözlerini parlak metalden alamıyordu. "Orsana mı bu?" Ellerini uzattı. "Bakabilir miyim?"
Letruce yayı omzundan alıp eski askere uzattı. "Yeşil orsana."
Usemil gözlerini devirip ayağa kalktı ve bir odaya girdi.
Badgu başını salladı. "Bu muhteşem bir şey," dedi sonra. "Rantem'in bu kadar iyi silahlar yapabildiğini bilmiyordum." Elini parlak metalin üzerinde gezdirirken zihni eskilere gitti. "En azından benim zamanımda böyle değildi. Kendini epey geliştirmiş olmalı.”
Yayı çocuğa geri uzattı. "Güle güle kullan evlat. Gandrodi'de böyle bir yay sadece avcılarda bulunur, aslında onların da pek azında."
Bir şey hatırlamış gibi kaşları çatıldı. "O yüzden dikkatli ol. Yak-Pab'ı tanırım, mert bir adamdır ve özü sözü doğrudur. Ama diğerleri arasında sıkıntılı tipler çok fazla, onlardan kendini sakın. Eğer iyilere yakın durursan kötüler sana erişemezler. Sakın onlarla iyi geçinmek uğruna onlara yaranmaya çalışma, o aptallar kötekten başka bir şeyden anlamazlar..."
Letruce başını sallayarak Badgu'nun nasihatlerini dinlerken Usemil odasından çıktı. Önlüğünü üzerinden çıkarmış, yerine ince, yeşil bir pelerin giymişti. "Çok geç olmadan mantarını bulalım Letruce," dedi. "Dede sen de bizimle gelmek ister misin?"
"Ne mantarı?" diye sordu Badgu. "Belki görmüşümdür."
"Kara alev mantarı," dedi Letruce. "Ustam bulabildiğim kadarını getirmemi istedi. Siyah renkli, üzerinde kırmızı benekleri olan bir mantar."
Badgu bir süre düşündükten sonra eliyle evin doğusunu işaret etti. "Üç gün önce yukarıda siyah mantarlar görmüştüm. Nehre yakınlar ama beneklerine dikkat etmedim." Elini kısa sakallarına götürdü. "Siyah mantarların genelde zehirli olduğunu duymuştum. Büyük Manhu'nun onlarla işi ne ola ki?"
"Bilmiyorum," dedi Letruce. "Belki panzehir yapımında kullanacaktır, belki de tanımlamak istediği bir zehir vardır."
Usemil dedesinin yanağına bir öpücük kondurdu. "İhtiyar, sabrımı zorluyorsun." Yanağından hızlıca bir makas aldı. "Geliyor musun, gelmiyor musun?"
"Siz geldiğinizde uzun bir yürüyüşten dönmüştüm," dedi Badgu. "Biraz dinlensem daha iyi olur kızım."
"Peki," dedi Usemil. "Volodum kazanını sabah soğumaya bırakmıştım, bir saat kadar sonra onu alıp fıçıya doldurabilir misin?"
Badgu mutfak tarafına baktı. "Gördüm, hallederim." Onları uğurlamak için ayağa kalktı ve ikisini kapıya kadar geçirdi. "Hadi bakalım, kendinize dikkat edin." Yük beygirini işaret etti. "Usemil, bunu yanına al. İşiniz uzarsa ihtiyacın olabilir."
Usemil yük beygirini hazırladı. "Onun adı Süpürge, dede," dedi atı severek. "Neyse, görüşürüz."
Birbirlerine el salladılar, Badgu kapıyı kapatırken Usemil ve Letruce de onun dediği yöne doğru, nehre ilerlemeye başladılar.
"Abla," dedi Letruce. "Atının adını neden süpürge koydun?"
"Süpürge değil," dedi Usemil kızarak. "Onun adı Süpürge."
Letruce bir laenor ağacındaki arı kovanını fark edince Usemil'i eliyle dürttü ve biraz uzaktan dolandılar. "Ben de onu soruyorum. Neden Süpürge?" Letruce nehrin bu tarafında çok fazla laenor olduğunu fark etmişti. Yaprakları meşe yapraklarını andıran ama mavi renkte olan bu ağaç, suyu çok seviyordu. "Anlamı nedir?"
"Yükü olmadığında koşarken bana mısın demiyor da ondan," dedi Usemil gururla. "Ödediğim her kuruşun hakkını veriyor. Toprağa basarken toprak adeta altından kaçıyor, o yüzden adı Süpürge."
Usemil eliyle az önceki kovanı işaret etti. "Bu ağaçtaki arıların yaptığı bal efsane bir şey, dedem hastayken bu baldan yedirirdim." Usemil ellerini kollarına götürüp ovuşturdu. "Ama çok fena ısırıyor namussuzlar."
Letruce kıkırdamasını bastırmaya çalışırken Usemil ile göz göze geldi. "Seni arılardan kaçarken düşündüm de." Kendini tutamayıp kahkaha atınca Usemil'in kaşları çatıldı.
"Çok mu komik?" dedi çocuğun kolunu çimdikleyerek. "Kolaysa sen al da göreyim."
"Yok, ben böyle iyiyim," dedi Letruce. "Bal yemeden de hayatıma devam edebilirim."
Letruce sonraki adımını atmak üzere ayağını kaldırıyordu ki Usemil onu tutup durdurdu ve yerdeki siyah bir mantarı işaret etti. "Bu mu?"
Letruce eğilip mantara baktı, ustasının tarifine benziyordu ama benekleri mavimtrak bir renkteydi. "Benekleri kırmızı değil." Letruce dikkatlice mantara asılıp söktü ve cebinden bir kavanoz çıkarıp mantarı içine koydu. "Ama ustam götürdüğüme sevinecektir."
"Sen bütün o şişe ve kavanozlarla nasıl hareket edebiliyorsun?" dedi Usemil hayretle. "Ben bir bıçağı zor taşıyorum."
"Alışkanlık," dedi çocuk basitçe. Gri pelerinini tuttu. "Bu pelerin ustamın eski pelerini ve birçok büyük cebi var, ustam belki de bana o yüzden bunu verdi." Başka bir mavi benekli siyah mantarı koparıp kavanoza koydu. "Çünkü artık malzemelerin çoğunu toplamaya ben gidiyorum. Kendisi daha eski ve daha az cebi olan bir pelerin giyiyor."
Usemil biraz uzağa doğru hızlıca yürüyüp toprağa eğildi. "Umarım ustan avcılarla olan ilişkini tekrardan gözden geçirir." Genç kadının bir mantarı eline almasıyla çığlık atarak geri atması neredeyse aynı anda oldu.
Letruce koşarak onun yanına geldi. "Ne oluyor?" Yerdeki ters dönmüş siyah mantara doğru eğildi, mantarı bıçağıyla dürterek çevirince gözleri fal taşı gibi açıldı.
"Tanrım!" Ayağa kalkıp etraftaki diğer kara alev mantarlarına baktı. "Ustam böyle bir şey olsa muhakkak bana söylerdi."
Mantarların kızıl benekleri bir süre durduktan sonra turunculaşarak parlıyor ve mantarın siyah yüzeyinde hareket ediyorlardı. Bu bir sihir ya da büyü değilse bile hayra alamet bir şey gibi görünmüyordu. Nehrin bu bölgesi bu mantarlarla dolmuştu ve toprağın üstünde uçları kararmış çimenler haricinde başka hiçbir bitki yoktu...
*
Kadim bozkırların asil isyanı
Unutulmuş, hafif bir nefes için
Eski yıldızların dilinde aynı şarkı
Dirlik yükünden muaf, pek sakin