"Bu da nesi?" dedi Usemil hayretle. "Korkunç."
Letruce Usemil'in yanına geldi. "İyi misin?" Genç kadının gözlerine baktı. "Mantarı aldıktan sonra herhangi bir tuhaflık hissetin mi?"
Usemil bedenine baktı, "Hayır, hiçbir şey." Yutkundu. "Sadece… Korktum."
Letruce ustasının verdiği torbayı kemerinden çıkardı ve mantarlardan beş tanesini alıp torbanın içine attı.
"Bunu yapmak istediğine emin misin?" diye sordu Usemil tedirgince. "Pek güvenli görünmüyorlar."
"Burada ne olduğunu anlayacak biri varsa o da ustamdır," dedi Letruce. "Ona götürmeliyim. Sana bir şey olmadıysa korkulacak bir şey de yoktur muhtemelen." Uçları kararmış çimenlerden de bir tutam kopardı. "Ama bu, işte bu hiç hayra alamet değil." Gösterdiği çimenleri de torbaya atıp torbanın ağzını kapattı. "Dönebiliriz."
"Seni eve bırakayım," dedi Usemil. "Güneşin batmasına daha çok var."
Letruce genç kadının yüzüne baktı, hala endişeli görünüyordu.
"Gerek yok abla, sizin eve dönelim. Yorgun görünüyorsun, ben kendim giderim."
"Olmaz," dedi Usemil çıkışarak. Duruşunu dikleştirip saçlarını topladı. "Canlanırım şimdi, sadece afalladım." Yük beygirinin yularını tuttu. "Hem Süpürge'm burada. Ne kadar hızlı koştuğunu sen de göreceksin."
Usemil saçındaki tokayı çıkarıp kahverengi saçlarının omuzlarından aşağıya dökülmesine izin verdi. Elindeki tokayla Letruce'ye gel işareti yaptı. "Saçını toplayalım. Yüzüme savrulursa atı süremem."
Letruce yaklaştı. "Eh, daha önce saçlarımı hiç bağlamamıştım." Usemil'in saçlarını toplayan kuvvetli elini başında hissetti, iki saniye sonra Usemil onu kendine çevirdi.
"Saçları bu tonda beyaz olan hiçbir erkek görmedim," dedi kadın hayretle. "Keşke aynam yanımda olsaydı da şu an ne kadar havalı göründüğünü sana gösterebilseydim."
Letruce gülümsedi, mutlu olmuştu.
"Öyle mi? Belki de sadece sana öyle geliyordur, genelde dışlanmama sebep olurdu." Başının tepesine dokundu. "Küçükken insandan başka bir varlık olduğumu söyleyenler bile vardı, çocuklar benle hep dalga geçerdi."
"Geri zekalılar," dedi Usemil hiddetle. Sonra kendi hiddetine güldü. "Farklı olmak güzeldir Letruce ve farklı olan şeyler her zaman dikkat çekerler. Senin olayın da bundan ibaret, onları dert etme."
Letruce başıyla onayladı, zaten şu an eskisi kadar kötü hissetmiyordu. Hatta saçlarını daha da çok seviyordu.
"Biliyorum abla, teşekkür ederim."
Usemil atı işaret etti. "Hadi, atla bakalım."
Letruce beygire tırmandı, hayvanın kuvvetli kaslarını daha üstüne biner binmez hissetti. Usemil de onun ardından geldi ve Letruce'nin arkasına geçti. Atın iplerine asıldı ve güneybatı yönüne doğru sürdü. Ucu bucağı olmayan tarlaları fırtına gibi hızla geçtiler, Letruce Süpürge'nin hızı karşısında gerçekten hayret etmişti.
"Dediğin kadar varmış abla," dedi tuttuğu nefesini bırakarak. "İlk defa bu kadar hızlı bir ata biniyorum."
Usemil bir elini onun omzuna koydu.
"Bana yardım ettiğin her bir saat için sana Süpürge için bir bilet hakkı verebilirim," dedi neşeyle bağırarak. Kadının uzun saçları rüzgârda geriye doğru savruluyordu. "Tabi tezgâhı kurarken ve toplarken olmaz."
Letruce gülümsedi. "Peki kabul, ama her gün edeceğime söz veremem. Avcılar Birliğine yeni katıldım ve yakın zamanda eğitimim başlıyor."
Letruce, atın arkasındaki Usemil'in ekşiyen yüzünü göremese de hissetti.
"Peki," dedi Usemil iğneleyici bir tonda. "Öyle olsun ufaklık."
Ormanlık alandan geçerken attan indiler ve yürümeye başladılar. Letruce Yujiti'nin kıyısındaki kara alev mantarları yüzünden bu ormandaki bitki varlığını da dikkatle inceleyerek yürüyordu. Ama her şey normal gibiydi, eğer ortada bir sorun varsa ya nehirle ya da mantarın kendi türüyle alakalı olmalıydı. Nehirle ilgili bir problem olması neredeyse imkansızdı çünkü Yujiti asırlardır gürül gürül ve hiç kirlenmeden akan, adeta kendine ait iradesi olan canlı bir nehirdi. Sorun mantarla alakalı olmalıydı ve Letruce içten içe bundan emindi.
Usemil de onun gerginliğini fark etmişti. "Ne düşünüyorsun?"
"Nehirle alakalı olamaz," dedi Letruce. "Bunun olabilmesi için ancak Ulular Dağı'nı birinin büyülemiş olması gerekiyor. Sorun mantarın kendisiyle alakalı, ama nasıl?"
"Bence de öyle," dedi Usemil. "Başka bir yerde bozulmaya rastlamadık, mavi benekli olanlar kırmızılara yakın olmasına rağmen onlar ve etraflarındaki her şey normaldi. Sorun kırmızı beneklilerin kendisinde."
Letruce başını salladı. "Evet, kesinlikle öyle. Mavilerde bir sorun yoktu."
Her şey biraz daha anlamlanıyordu ama Bilge Manhu ile konuşmadan bu mesele her türlü yarım kalacaktı. Orman bittiğinde yeniden ata bindiler, Usemil Letruce'yi taş kulübeye yakın çay kıyısının orada bıraktı.
"Bilge Manhu'ya selamımı söyle canım. Umarım ki önemli bir şey yoktur, beni de yarın haberdar et."
Letruce başını sallarken düşünceler içindeydi. Çaydan atlayarak geçti, balıkların çoğu büyüktü ve berrak akarsunun içinde cirit atıyorlardı. Letruce taş kulübeye girdi ama ustasını bulamadı. Önce aşağı ormandaki kayalığa ve su kuyusuna baktı, sonra kulübeye yakın tepedeki kavakların dibine. Dışarıda birlikte vakit geçirdikleri bu yerlerde de yoktu. Letruce kulübeye girip orada beklemeye karar verdi, kavaklı tepeden aşağı iniyordu ki ustasının kasaba yönünden geldiğini gördü.
"Usta neredeydin? Seni merak ettim."
Manhu elindeki torbaları uzattı. "Şunları kulübeye götür bakalım." Bastonuna dayanıp bir süre durdu, terlemiş gibi görünüyordu. "Kasabada işlerim vardı."
Letruce koşup ustasının elinden torbaları aldı ve koluna girdi.
"Usta, sen iyi misin?"
"İyiyim," dedi Manhu kolundan yumuşakça çıkarak. "Sen beni dert etme, torbaları içeri götür."
Letruce ısrar etmeden denileni yaptı, torbaları bir koşu içeri bırakıp ustasının yanına geri döndü ve tekrar koluna girdi.
"Mantardan bulabildin mi?" diye sordu Manhu. "Bulamadıysan yarın beraber bakalım, ona çok ihtiyacımız olabilir."
Letruce kemerindeki dolu torbayı aldı. "Buldum usta ama önemli bir sorunumuz var. İçeri geçip konuşmalıyız."
İhtiyar şifacının kaşları yukarı kalksa da bir şey demedi, birlikte taş kulübeden içeriye girdiler ve kapıyı kapattılar.
Letruce torbadakileri boş olan ahşap masanın üzerine döktü ve mantardaki hareket eden ve yer yer rengi turuncuya dönen kırmızı benekleri gösterdi.
"Mantarı bulmaya Usemil ablamla birlikte gittik, nehrin yakınında bulduklarımızın hepsi bu haldeydi." Eliyle uçları siyah çimenleri gösterdi. "Etraflarında ise bu çimenlerden başka hiçbir şey yoktu."
Manhu masaya yaklaşıp bir eline benekleri dans eden kara alev mantarını, diğer eline ise kararmış çimen tutamını aldı. Sonra yüzü neredeyse üzgün bir ifadeyle karardı.
"Bu hayra alamet değil," dedi sonra ihtiyar şifacı ciddiyetle. "Bu, hiç hayra alamet değil."
"Ben de öyle düşündüm," diye onayladı Letruce. "Ama neden? Sorun nehir kaynaklı olamaz, mantarın kendisinde bir sıkıntı var."
Manhu mantarla çimeni masaya bıraktı ve bir süreliğine duvar dibindeki istiflenmiş torbalara baktı.
"Nehirle alakalı değil."
Duvara doğru ilerleyip torbalardan bazılarını karıştırdı, sonra aradığını bulamayan bir adamın ifadesiyle masanın başına geri döndü.
"Mantarın kimyası değişiyor Letruce." Masadaki diğer mantarları eline alıp inceledi. "Bu mantar elimdeki tek kozdu, çok yazık."
Letruce ustasının söylediklerine anlam veremedi. "Ne kimyası, ne kozu usta? Kime karşı koz?"
"Gorphanlara karşı," dedi Manhu buz gibi bir sesle. "Güneşin batmasına daha var. Civardaki diğer kara alev mantarlarının da böyle olup olmadığına bakmalıyız. Sen başka bir şey buldun mu veya gördün mü?"
Letruce gorphan haberinin şoku içinde olmasına rağmen pelerininin cebinden mavi benekli siyah mantarın olduğu kavanozu ve tırtılları koyduğu küçük şişeyi çıkardı.
"Başka tuhaf bir şey yok. Ama sana bunları getirmek istemiştim."
Şişe ve kavanozu masanın üzerine bıraktı, derin bir endişenin vücuduna yayıldığını hissetti.
"Usta, gorphanların gerçekten var olduklarını söyleme bana."
Manhu bir şey diyecekti ki şişenin içinde çırpınan rengarenk kelebekler dikkatini dağıttı.
"Bunları nereden buldun?"
Letruce de şişeye baktığında hayret etti. "Bunlar tırtıldı! Ne çabuk kelebek olmuşlar? Bir laenor yaprağını yerlerken bulmuştum."
"Biri hala öyle," dedi Manhu şişeyi eline alıp. Hızlı adımlarla kapıya yöneldi, önce kapıyı sonra şişenin kapağını açıp kelebekleri serbest bıraktı. Kapıyı kapatıp Letruce'nin yanına döndü.
"İyi iş çıkardın evlat." Şişenin içindeki büyük tırtılı gösterdi. "Bunun ne olduğunu biliyor musun?"
Letruce tırtıla baktı, önceden hatırladığı görüntüye göre diğerlerinden biraz daha büyük bir tırtıldı ve diğerlerinin aksine kelebek olmamıştı.
"Bilmem," dedi Letruce. "Geç olgunlaşan bir tür kelebek mi?"
"Sayılır," dedi ustası. "Ama bu ondan çok daha fazlası. Bu bir kynoax yavrusu Letruce."
Letruce iç çekti. "Bugün sürekli garip şeyler duyuyorum. Kynoax ne usta?"
Manhu diğer masaya yöneldi, bir laenor yaprağı aldı ve Letruce'ye verdi.
"Kynoaxlar Gandrodi üzerinde nadir bulunan bir tür kelebek. Normal kelebekler gibi değiller, çok hızlılar ve neredeyse hedef alınamaz canlılar. Eğer tırtılken bir insan eliyle beslenirlerse ömürlerinin sonuna kadar o insana sadık kalırlar. Eski çağlarda avcılar tarafından yardımcı olarak kullanıldıkları söyleniyor."
Manhu şişeyi işaret etti.
"Bu kynoaxı sen buldun, doğru olan onu senin besleyip büyütmen olacaktır."
Letruce yaprağı şişenin içine attı.
"Peki ne zaman tırtıllıktan çıkıp kelebek olacak? Diğerlerinin kozalarını bile yemiş."
"Geç kalsalardı kelebekleri bile yerdi," dedi ihtiyar şifacı. "O yüzden kavanozda çırpınıyorlardı."
Kynoax yavrusu laenor yaprağını büyük bir iştahla yemeye başlamıştı. Tırtıl oldukça tatlı ve küçük görüntüsüne rağmen gerçekte obur bir canavardı. Letruce kendini tutamayıp güldü.
"Sahip olduğum ilk yoldaşım olacak."
Sonra aklına gorphanların gelmesiyle tekrar yüzü düştü.
"Usta, gorphanlar gerçekten var mı diye sormuştum?"
"Evet evlat," dedi ihtiyar şifacı. "Ne yazık ki varlar." Manhu kavanoza yaklaştı. "Bunlar deniz alevi mantarları." Kavanozun kapağını açıp mantarları aldı ve masaya bıraktı. "Bunları getirmekle iyi ettin, eğer kara alev mantarlarının hepsi aynı durumdaysa bunlara ihtiyacımız olacak."
Letruce ciddi bir sıkıntı olduğunun farkındaydı ama olayı tam olarak kavrayamıyordu.
"Nasıl yani usta?"
Manhu kırmızı benekleri oradan oraya kaçan kara alev mantarı ile mavi benekli, gayet normal ve güzel görünüşlü mantarı yan yana koydu.
"Bunlar aslında yakın türler," dedi ihtiyar şifacı. "Ama etkileri farklı. Deniz alevi mantarı kanı temizler, insan kanını. Kara alev mantarı ise zehirler; insanları da gorphanları da."
"Kara alev ile gorphanlar arasında bir bağlantı mı var?" diye sordu Letruce. "Yani ona bunu yapanlar gorphanlar mı?"
"Olabilir," dedi Manhu başını sallayarak. "Geçmişte yapmadıkları şey değil. Çok defa bitkilerin kimyasıyla oynamayı denediler, bazen başardılar da. Geri dönüyor olabilirler."
"Ne yapacağız peki?"
"Önce diğerlerinin de bu halde olup olmadığına bakmalıyız. Sonrası için bir planım var, umarım geç kalmayız."
Letruce kynoaxın olduğu şişeyi masaya bıraktı ve birlikte kulübeden çıktılar. Manhu az önceki bitkin görüntüsüne rağmen canlanmıştı ve şimdi adımlarını hızlı atıyordu.
"Bu sefer kuzeye doğru gidelim," dedi ihtiyar şifacı. "Kasaba meydanından dolanmayalım."
-
“Her eylemim için bir nedene mi ihtiyacım var?”
-Süvari, Onbeşler Toplantısı, Son Sözleri