Bir süreliğine kasaba meydanına doğru akıp giden çaya paralel yürüdüler. Sonra alabildiğine uzanan dağların çevrelediği, ortasında güneşin bir maden gibi parladığı bir vadiye girdiler. Burası Yıldızışığı Vadisi'ydi, etrafını çevreleyen dağlara ise Rüzgârlı Dağlar denilirdi.
Vadiye girdiklerinde yavaşlamışlardı. Manhu ara ara durup bazı çiçekleri inceliyor ve "Tuhaf..." diye söyleniyordu.
"Tuhaf olan ne usta?" diye sordu Letruce. "Her şey çok normal görünüyor."
İhtiyar şifacı başka bir çiçeği incelerken başını salladı.
"Evet, tuhaf olan da bu."
Manhu yanında getirdiği kara alev mantarlarından birini eline aldı.
"Herhangi bir hava olayına karşı çok hassas olan, etkileri dış uyaranlara bağlı olarak çok kolay değişebilen çiçekler bile normal görünüyorlar. Ama bin yıllık zehirli mantarın kimyası değişiyor, bu tesadüf mü?"
Letruce'nin aklına gorphanlara dair hikayeler gelince ürperdi. "Başka bir ihtimal yok mu usta? Mantar kendi kendine bir çeşit mutasyon geçiriyor olamaz mı?"
"Neden apaçık bir çıkarım ortadayken kendime bir masal uydurayım ki?" dedi Manhu. "Bu şey gorphanların eseri. Adalar ülkelerine saldıracaklar, geri dönüyorlar. Bu da onların hazırlıklarından birisi."
Vadiyi ve Rüzgârlı Dağlar'ı arkalarında bıraktılar.
"Yani," dedi Letruce tedirgince. "Onlarla ilgili anlatılan hikayeler gerçek mi?"
Şimdi Yujiti'nin gürleyen sesinin duyulduğu bir ormanda yürüyorlardı. Letruce, ileride sıra sıra dizilmiş laenor ve kavakları görünce nehrin orada olduğunu anladı, mantara buralarda da rastlayabilirlerdi. Ustası da bunun farkında olmalıydı ki yere daha dikkatli bakarak yürüyordu.
"Hepsi gerçek değil." Yerdeki çimenleri karıştırıp bir böceği eline aldı. "Zor öldükleri doğru ama yine de ölümsüz değiller. Zehirle çok daha kolay ölürler.” Böceği elinde incelerken konuşmaya devam etti. “Hamthus'un kuzeyindeki fırtınalar diyarına sürülmüşlerdi, daha doğrusu adalar krallıklarından kovuldukları zaman oraya kaçtılar." Böceği yere bırakırken bir deniz alevi mantarı buldu ve mantarı alıp bir torbaya koydu. "Orada, soğuk ve karanlık mağaralarda birtakım yeni büyüler, iksirler ve kara sanatlar geliştirdikleri söyleniyordu. Bunlar gerçeğe yakın söylemler, hepsinin büyücü olduğu ve on insan gücünde oldukları ise safsatadan ibaret."
Nehre biraz daha yakınlaştıklarında Letruce yerdeki kara alev mantarı topluluğunu fark etti, manzara aynıydı. Mantarların benekleri hareketliydi ve etraflarında ise uçları kararmış çimenlerden başka hiçbir şey yoktu.
"Galiba haklısın usta, bu onların işi."
Ustasından cevap gelmeyince Letruce ihtiyar şifacıya baktı, donakalmış bir halde ilerideki ağaçlara bakıyordu. Letruce de onun baktığı yöne baktı, başta bir şey fark edemedi. Sonra bir laenorun dalına konmuş büyük şahini fark etti. Normal bir şahin değildi, tüyleri mavi renkti ve başına doğru ilerledikçe yeşile dönüyordu. Gagası ve gözleri ise tamamen yeşildi.
"Vehyor?" diye sordu Letruce hayretle. "Usta, bu Vehyor mu?" Efsanelerde adı geçen, savaşın habercisi kadim şahin olmalıydı bu. Gandrodi üzerinde ondan daha büyük bir kuş herhalde yoktu.
"Bilmiyorum," dedi ustası hayranlıkla. "Görüntüsü tariflere uyuyor."
Dalın üzerindeki şahin mavi kanatlarını sonuna kadar açtı.
"Acı sahici bir habercidir."
Letruce elini ağrıyan başına götürürken şahin kanatlarını çırpıp üzerlerine doğru uçmaya başladı ve daha yakınlarındaki bir ağaca kondu. Şimdi doğrudan Letruce'nin gözlerinin içine bakıyordu.
"Yaklaşan savaşa karşı onları uyar."
"Ne savaşı? Gorphanlar mı?" Letruce sorarken Vehyor yeniden kanatlandı, büyük ve göz alıcı kanatlarını çırparak yükseldi ve gözden kayboldu. Sesi sanki beyninin içinde yankılanmıştı.
"Usta, söylediklerini sen de duydun mu?" diye sordu Letruce.
İhtiyar şifacı başını sağa sola salladı.
"Hayır, Vehyor herkesle konuşmaz, seçtiği biri varsa gelecekte tekrar konuşacağı içindir ve söylediklerini seçtiği kişiden başka hiç kimse duymaz.”
Manhu gülümsedi. “Benim gibi bir ihtiyarın fazla uzun yaşamayacağını düşündüğünden seninle konuşmuştur. Ne söyledi?"
"Acı sahici bir habercidir," dedi Letruce acıyı hatırlayarak. "Uzaktayken, bunu söylediğinde başıma bir ağrının girdiğini hissettim. Sesi beynimin içinde yankılanıyor gibiydi, belki de o yüzden." Eliyle yakınlarındaki, az önce şahinin konduğu ağacı işaret etti. "Yaklaşan savaşa karşı onları uyar. Buraya geldiğinde ise böyle söyledi."
Manhu eğilip kara alev mantarlarından bazılarını eline aldı. "Tahminlerimde haklıyım o zaman." Ayağa kalkıp yüzünü güneye çevirdi. "Sorun nereden gelecekleri. Yafren istila için uygun bir ülke. Daha uygun olan tek bir ülke var, Nimgad. Ama orada da derebeyleri kendi aralarında savaştıkları için silahlanma çok yüksek. Bu durumda en uygun hedef güneyin zayıf krallığı Yafren, yani biz oluyoruz."
Manhu eliyle dönüş yolunu gösterdi. "Akşam olmadan dönelim, yarın kasabayı uyarırız." Birlikte, geldikleri yönden geriye doğru yürümeye başladılar.
"Neden Lapin'den başlamasınlar?" diye sordu yürürken Letruce. "Kuzeye daha yakın ve küçük bir ada ülkesi. Fazla insan da yok."
"Cevabını kendin verdin," dedi ihtiyar şifacı. "Kuzeye yakın ve küçük bir ülke. Fazla insan yok, ilk olarak oraya saldırmaları yersiz olurdu. Ayrıca korsanlar birbirlerinden bağımsız olarak hareket etseler de ada tehlikeye girerse savunacaklardır. Lapinli korsanlar zorlu savaşçılardır, gorphanlara kolay kolay geçit vermezler. Bu yüzden Lapin uygun bir hedef değil."
"Yani bize saldıracaklar," dedi Letruce. Kendi sesindeki soğukluk onu ürpertti. "Peki biz onlara karşı koyabilecek miyiz? Diğerleri bize yardım eder mi?"
"Bilmiyorum," dedi Manhu. "Her şey şu an için çok belirsiz. Belcas ve Zifars krallıkları bize yardım ederse işimizin daha kolay olacağı belli. Ama yardımlarına garanti gözüyle bakarsak korkarım hata yaparız."
Yıldızışığı Vadisi'ne döndüklerinde etraf iyice kararmıştı, güneş batmak üzereydi.
"Haklısın usta,” dedi Letruce. “Kendi tedbirimizi almalıyız. Garnizona ve Avcılar Birliğine haber vermeliyiz."
İhtiyar şifacı başıyla onayladı. "Yarın sabah belediye başkanını görmeye gideceğim. Sen de avcılara haber götürürsün, zaten Çavuş'un yaralanmasıyla ilgili şüphelerim vardı. Belki de habere şaşırmazlar."
Taş kulübenin önüne geldiklerinde hava neredeyse tamamen kararmış, batıda belli belirsiz bir kızıllıktan başka bir şey kalmamıştı. Agrum kasabasında akşam vaktiydi, havada hafif bir ilkbahar rüzgarından başka hareketlilik yoktu. Sessizlik içinde kulübeye girdiler.
Letruce kandillerden ikisini alelacele yaktı, ustası ise mantarlarla dolu masanın başındaki sandalyeye oturup düşüncelere daldı. Çırak, duvara asılı büyük kandil lambasını yaktıktan sonra elindeki kandili söndürdü. Sonra kapıya geri döndü ve diğer küçük kandili de söndürdü.
Çocuğun canının ne kadar sıkkın olduğu ve tedirginliği yüzünden rahatça okunabilirdi. Aslında kötü bir gün geçirmemişti, yeni bir yayı vardı ve Avcılar Birliğine kabul edilmişti. Ama içinde büyüyen huzursuzluğa yine de engel olamıyordu.
Mantardaki değişim, ustasının söyledikleri, kadim şahin Vehyor'la karşılaşmaları, Rantem Usta'nın dükkanında gördüğü tehditkâr adam ve hatta Çavuş'un yaralanması. Bütün bunların üst üste gelmesi tesadüf olamazdı ve Letruce bununla yüzleşmeye çalışıyordu. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu yaşam ve sevdikleri arasına şimdi bir savaşın soğuk varlığı girmişti. Yine de Vehyor ile karşılaşmamış olsa bütün bu olanların kuruntu olduğuna inanabilirdi. Ama kadim şahini ustası da görmüştü ve başına giren ağrı bütün bu yaşananları tamamlıyordu.
"Acı sahici bir habercidir," demişti Vehyor. Acının varlığı bütün bu yaşananların hayal olduğunu düşünmesini engellemek içindi, her şey bir bütünün parçaları gibi birbirini tamamlıyordu.
"Olacakları engelleyemezsin evlat," dedi o sırada ustası. "Yalnızca tepkini belirleyebilirsin."
Letruce bir sandalye çekip ustasının karşısına oturdu.
"Vehyor hakkında ne biliyorsun usta? Onunla karşılaşmamız çok garip değil miydi?"
Gandrodi üzerinde tek olan, eşi benzeri bulunmayan bir varlıktı kadim şahin. Ama üzerinde yeterince durmamışlardı, ustasının gördüğü hiçbir şeye şaşırmayan bir adam olması Letruce'yi bazen hayal kırıklığına uğratıyordu.
O sırada Manhu sanki onun düşüncelerini okumuş gibi ayağa kalktı. Duvara sabitlenmiş raftan bir kitap aldı, Letruce bu kitabı daha önce de görmüştü ve resimlerine biraz göz gezdirmişti. Kitabın adı Gandrodi'nin Mitolojik Varlıkları'ydı. İhtiyar şifacı kitabı çocuğa uzattı.
"Burada ne yazıyorsa onu biliyorum, bul bakalım Vehyor'u."
Letruce kitabın sayfalarını karıştırdı, kynoaxlar hakkında yazılmış bir sayfa bile gördü. Vehyor'u bulduğunda şahinin bugün gördükleri hali ile tıpatıp aynı çizildiğini fark etti. Kitabı hazırlayan kişi oldukça bilgili ve titiz biri olmalıydı.
"Kadim Haberci Vehyor: Gandrodi üzerindeki varlıkların belki de en gizemlisidir. Uzun barış zamanlarında ortalıkta görüldüğü hiç olmamıştır. Ne zaman ki büyük çaplı bir felaket, bir savaş, salgın hastalık insanların üzerine çökecek olursa kadim şahin insanları uyarmak üzere ortaya çıkar. Uyarıyı yaptığı kişiyi neye göre seçtiği bilinmiyor ve uyardığı bazı insanlar ile hiç konuşmuyor, sadece görünerek tehlikenin haberini veriyor."
Letruce kitabı kapattı. "Benimle konuştu, insanları uyarmamı söyledi. Demek ki büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız."
İhtiyar şifacı elini sakalına götürdü. "Evet ancak umutsuzluğa kapılmamalısın. Vehyor bin yılı aşkındır Gandrodi üzerinde ve sayısız savaş, sayısız insan gördü. Uyarıyı yaptığı kişinin Gandrodi üzerinde yapabileceklerinin potansiyelinin farkındadır, yıllar ona bu bilgeliği verdi."
Manhu elini çocuğun omzuna koydu.
"Artık büyüdün Letruce, dünkü yetim çocuk değilsin. Acılarla ve zorluklarla karşılaşacaksın. Bir avcı olmaktan daha zordur bir adam olmak, kaçarak başaramazsın. Başarmak için o zorluklarla çarpışman gerekecek."
"Bu savaş fazla büyük bir sınama olur," dedi Letruce. "Benim adam olmam için çıkıyor da olamaz herhalde?"
Manhu gülümsedi. "Hayır, kendini merkeze koyma. Gandrodi'de her zaman olması gereken şeyler olur. Gorphanların dönüşü senin zamanına denk geldi, insanlardan bir nesil yıllar önce onlarla savaşıp onları Gandrodi'nin uçlarına sürmüştü, şimdi biz savaşacağız."
"Avcı eğitimimi bir an önce tamamlasam iyi olur o halde," dedi Letruce. "Bıçak tutmayı bile bilmiyorum."
"Acele etme," dedi ustası ciddiyetle. "Yapman gereken neyse onu yap, savsaklamadan. Kendine zulmetmenin bir anlamı yok, hayat seni yeterince zorlayacak."
Manhu Letruce'nin kucağındaki kitabı işaret etti.
"Egonia'yı bul, onun hakkında yazılanları çok iyi hatırlamıyorum. Ama Vehyor'u gördüysen Egonia'yı da görmen çok yüksek bir olasılık. Çünkü Vehyor'un belli bir konumu yoktur, nerede yaşadığını kimse bilmez. Egonia ise Yafren ormanlarında, burada yaşar ve geçmişte sürüsü gorphanlar tarafından katledildi. O zamandan beri gorphanlara karşı savaşıyor."
"Egonia bir kurt mu?" diye sordu Letruce kitabı açarak. "Vehyor'la ilgisi ne?"
"Vehyor'la ilgisi yok," dedi Manhu. "Varsa da ben bilmiyorum, sadece Vehyor'u görme ihtimalimiz çok düşük olduğu halde onu gördük. Gorphan varlığı söz konusu olduğuna göre Egonia'ya rastlama ihtimalimiz çok yüksek."
Letruce ustasının bahsettiği kurdu buldu. Parlak koyu mavi kürklü, büyük ve asil görünüşlü bir hayvandı. Letruce Vehyor'un ne kadar gerçekçi çizildiğini düşünerek Egonia'yı karşısındaki resimde göründüğü gibi gözlerinin önünde canlandırdı.
Hayvanın okyanus mavisi gözlerinde korku yoktu, çenesi kuvvetli bir şekilde kasılmıştı ve biraz sonra atılacak gibi başı hafifçe gerideydi. Letruce onunla da karşılaşacağına dair içinde büyüyen kuvvetli düşünceyi hissetti, bu hayvan Vehyor'a benziyordu ama neyinin benzediğini düşünse de bulamadı.
Yine de aralarındaki fark o buğulu benzerliğe nazaran çok daha fazlaydı, bu bambaşka bir hayvandı. Vehyor gibi ilahi bir figür, efsanevi bir haberci değildi. Egonia kanlı canlı, kendi gerçekliğini haykıran bir varlıktı, etiyle kemiğiyle Gandrodi'nin topraklarının üzerindeydi. Gizemi Vehyor gibi bilinmezliğin içinde değildi ve efsanelere saklanmıyordu; Egonia'nın gizemi gözlerinin derinliklerinde gömülüydü...
*
Bu kandan nehirlerin suyunu hangi yağmur paklar?
Kurumuş dudakların zayıf sözünü hangi avcı duyar?
Karanlığın kafesinde hapisken ruhum göklere çıksa
Arkamdan bir yayım, belki kanlı hançerim ağlar